29 Eylül 2012 Cumartesi

Bütün yaşamın hoşçakal demekle geçecek, bu seni sevmekten alıkoymasın...

Öncelikle play'e basıyoruz. Siz okurken bırakın arkadan çalsın.. 





Kalbiniz ne alemde? 
Zamanında kırıldı mı? Boşlandı mı??
Korktunuz diye kenara çekilip sessiz sedasız takıldı mı? 
Etraftakilere özenip sevmek istedi mi? Yoksa etraftakilerden tiksinip yok yok kalsın mı dedi? 

Eminim yukarıdakilerden birini çektirmişsinizdir kalbinize. Yaşananlardan sonra her yeni kıpırtıda bir önceki çatlağın sesini duymuşsunuzdur. Sonra da başlamışsınızdır bir daha mıııı asla, daha da sevmem, daha da ilgilenmem kendimi kaptırmam diye sızlanmaya, kendinizi yıpratmaya... 

Peki neden "bir daha asla"? Neden bir daha asla sevmeyeceğini düşünür insan? Ya da güvenmeyeceğini? Neden insan kendine bu kadar düşman olur? Sevmek, değer vermek, içinizden geldiği için ilgilenmek karşınızdakine yaptığınız herhangi bir jest değil ki... Siz kendinize bir iyilik yapıp hayatınıza "sevgi" katıyorsunuz. Siz kendinizi sevdiğiniz için başkasını sevebilecek cesareti gösterip, karşınızdakine verdiğiniz değeri korkmadan gösteriyorsunuz. Bunu yapıyorsanız ve karşılığında aynı ilgiyi alıyorsanız ne mutlu size. Yok alamıyorum ama ben ne hissettiğimi biliyorum, utanmıyorum ve vazgeçmiyorum diyorsanız, ben de size keşke sizin gibi insanlar daha fazla olsa diyorum.. Bence siz gerçekten kendi hisleri için yaşayabilen güçlü bir insansınız. Benden ya da etrafımdaki çoğu insandan daha fazla hem de... Benim de tanıdığım bir kaç kadın var böyle.. Sevdiğini ne maddi durumu, ne aman aman tipi, ne de etrafındaki insanlar için seviyor. Sevdiği adamı sadece o olduğu için onu istediği için seviyor ve onun yanında oluyor. Onun için savaşıyor. O adam bazen inanılmaz derecede çekilmez olsa bile hem de.. :)

Güzel şey sevmek, değer vermek.. Geçmişte yaşadıklarınızın bu hislerin sizdeki anlamlarını yitirmesine izin vermeyecek kadar güçlü olmak.. Eskiden olanların, geçmişte kaldığını ve almanız gereken dersi aldıktan sonra onları ait olduğu yerde, geçmişinizde bırakmanız kendinize yapabileceğiniz en güzel jest.. Ben yıllar yıllar önce çok aşık oldum. Herkesi karşıma aldım. Çok üzüldüm. Ama bir yandan çok da güldüm. Hep güldüğüm anılar aklımda, şimdi ona sadece çok mutlu olsun diyorum. Sevgi dediğiniz sadece aşk değil ki, arkadaşlık bence Aşktan bile önemli... O apayrı bir sevgi... Yıllar yıllar önce çok güvendiğim dostlarım oldu. Yine güzel anılar aklımda.. Yine mutlu olsunlar diyebiliyorum. Çünkü devam ediyorum. Yeni insanlarla tanışıp onlara değer veriyorum, eğleniyorum, öğreniyorum, seviyorum, özlüyorum, üzülüyorum, kızıyorum... İnsanı insan yapan hiç bir hissin kaybolmasına izin vermiyorum. Bunları yazıyorum diye mükemmel bir psikolojim var sanmayın. Bazen, belki de çoğu zaman, ben de sevdiklerimi yıpratıyorum ama bu sadece beklentilerimden. Belki de hislerimden. Arkadaş dediğin yanında olacak diyorum.. Yalnız kaldığı için değil, sana verdiği değer için, birlikte mutlu olduğunuz için. Sevgili dediğin hayatını paylaşacak seninle.. Senin yarın olacak... Olmuyor mu? Küsmüyorum hiç bir şeye. Devam ediyorum. Önce onlara gülümseyerek hoşçakal diyorum, sonra yoluma devam ediyorum.. 

İnatla vazgeçmiyorum işte inancımdan.. Hayatıma önüne geleni sokmadığıma göre üzülürsem bile ona değer diyebileceğimi biliyorum. Bazen, ona değer çünkü bana katlanıyor da diyorum ;) 




Hayat bu hiç bir şey kesin değil tabi..  Onun için değer dediğiniz insan da gidebilir.. Olmuyorsa hoşçakal demek, hayatınıza giren insana merhaba demek kadar doğal.. Önemli olan her "hoşçakalın" size birşey öğretmesi ve asla ne inancınızı ne de umudunuzu törpülememesi.. 

Ps.: İhracatta  mali krizler diz boyu, bir de aşk, arkadaşlık doktoru oliyim dedim.İnşallah iyi gelmiştir söylediklerim. Sorularınız için lütfen blog adresine mail atınız. Esen kalın, bol bol seviniz, sayınız efenim.. :)) 

26 Eylül 2012 Çarşamba

Kariyer mi dediniz??


Daha önceden bahsetmedim sanırım ama ben aynı iş yerinde tam 4 yıldır çalışıyorum. Üniversitedeyken bir arkadaşımla kariyer fuarına katılmıştık. O gün sabahtan fuara gidip, öğleden sonra 75.YY ilkokuluna staj için gidecektim. İlk staj deneyimim olacağından gömleğim ve eteğimi giyip saçımı başımı düzeltip başlamıştım güne. Kangren hissi yaratan o minicik çantalardan biri kolumda, elimde boş kağıtları koyduğum dosyamla gayet iş görüşmesi modunda, hatta biraz deneyimli çalışan havasında dolaşıyordum etrafta. Büyük hevesle Ege Palasta düzenlenen fuar salonuna girdiğimde, fuarın kariyer yönlendirmesinden çok yeni yetme mezunları yurtdışında okula gönderen zibidi tipli güya eğitmenlerin tuzağı olduğunu fark ettik.. Tüm masalarda kocaman afişler, her yerde broşürler, hemencik fiyat listesi çıkaran Konakta “abi pantolon ihtiyacın var mı? İçerde modeller var, gel abla bakalım” diyen tiplerden beter satıcılar... “Ee hani nerde kariyer fuarı? Hani bizim gibi yeni mezun olacaklara yol göstericek insanlar..  4 yıldır ailemiz zaten okutmak için elinden geleni yapmış, şimdi bir de karşımızda tipi tip insanlar gel seni Amerika’ya gönderelim diyorlar.” Ben böyle içimden tüüü reziller, kapitalist p..ler diye etrafta dolanırken kenarda hiç broşürü olmayan, telaşla çantasından çıktılar çıkaran bir adam görmüştüm. Masasında Ekiz Yağ yazıyordu. Normalde ilgimi çekmezdi belki ama ondan birkaç hafta önce kuzenlerim bana Tariş’te iş görüşmesi ayarlamıştı. Nasıl bir salaksam o zaman, kuzenimin arkadaşı kendine hayrı olmayan Satınalma Müdürüyle görüşmüştüm. Daha doğrusu devlet dairesinden bozma Tariş binasında adamla sohbet edip, cvimi bıraktım. Şükürler olsun ki o gün o adamı son görüşüm oldu. Geçmişte bir zeytinyağı firmasını tanıdığımdan, acep bunların hepsi mi böyle diyip, dayanamayıp oturuvermiştim Ekiz yağ yazan masada oturan adamın karşısına.

Diğer masalarda gördüğüm ağzında sakız ne vardı kardeş bakışını bir kenara atın, adam hemen kalkıp elimi sıkmıştı. “Geç kaldım bugün kusura bakmayın ancak şimdi çıkarabiliyorum iş başvuru formlarını” demişti. Bir an “İş başvuru formu muuuu?? Himmeett abii beniii de işine alacaann deell mi” bakışı attığımdan öyle eminim ki J Bana nerde okuduğumu ne yaptığımı sordu. Bende aynen şu şekilde başladım anlatmaya  “aslında ben Amerikan Kültürü ve Edebiyatı okudum ama Dış Ticarette çalışmayı çok isti...” daha ben cümlemi bitirmeden durdurmuştu beni. “Bir dakika, eğer istediğin şey Dış Ticaret yapmaksa dile getirmen gereken ilk şey bu. Daha masaların hiç birini görmedim ama diğer masalara bir iyilik yapıyorum şu an. Sen ne istediğini bilip, onu dile getirirsen insanlar senin kararlılığından etkilenir ve bunu yapabileceğine inanırlar” demişti. Ben de tam bir çocuk gibi “tamam o zaman ben firmanızın dış ticaret departmanınızda çalışmak istiyorum” demiştim. Daha sonra benim bile dilime dolayacağım “süper, işte aynen böyle” demişti ve kartında yazan mail adresine mail atmamı istediğini, şimdi CVmi verirsem kaybedebileceğinden bahsetmişti. Şimdi tanıdığım için söylüyorum, gerçekten kaybederdi J

Hiç utanmıyorum o zamanki salaklıklarımdan. Hatta o günlerden bu günlere demek istercesine, herkese anlatıyorum çoğunu, size anlatmasam olur mu hiç? Ege Palas’taki görüşmeden sonra ben patronuma melpuki diye bir mail adresinden mail atmıştım. Ulen mail at dedi adam da sen niye msn adresinden mail atıyorsun? Herkes sana Puki diyor diye patronun da sana Puki mi dicek?? Gir bir adres aç, ordan at.. Nerdeee o zaman o akla gelmiyor tabi ki.. Az buçuk neler yazdığımı da tahmin ediyorum J  

Yanlış hatırlamıyorsam fuar Nisan ayında olmuştu, bir iki hafta sonra ses çıkmayınca “ıh işte kararsız gittin adamın yanına almadılar seni salak kız” diyip durmuştum kendime. Sonra Mayıs ayında telefonum çaldı. Beni görüşmeye çağırdılar. Görüşmede resmen kalp krizi geçirecek boyuta gelmiştim. İlk iş görüşmem, 4 yıldır okuduğum okulda bir kez kalkıp İngilizce konuşmamışım ve görüşme sırasında benimle İngilizce konuşmak isteyen gayet düzgün tipli iş adamları var karşımda. Yani o an aklıma Türkçe bir şey gelse şükredicem, bir de bunlar İngilizce istiyorlar. Tamam kızım bir daha zeytinyağı bile yemeyeceksin sanırım demiştim kendime. O zamanın genel müdürü ve bugünün genel müdürü karşımda başladılar sorular sormaya…

-       How do you define yourself? Kendini nasıl tanımlarsın?
-       I am a positive person Pozitif bir insanımdır. (Yalanın böylesi. Bir olay olsun en çok ben sinirlenirim hemen suratım düşer). I am good at human relations (Koca üniversiteyi 6 kişi geçirmişim, insan ilişkilerinde iyiyim diyorum. Yatıcak yerim yok.) I am a hardworking person. If I start any project, I can work 24 hours. (Evet bunlar görüşme süresince kurduğum en dürüst cümlelerdi sanırım. Bir projedeysem ve kendimi veririm ve kimse vermiyorsa kesinlikle saçımı başımı yolarım.. Ya da kendini vermeyenin saçını başını J)
-       (Öz güveni tam genel müdürden gelen soru) So, why do you think we should hire you? Neden seni işe almalıyız?
-       (İç ses: Aneemmm artis herif soruya bak! Ne biliyim niye işe alıcaksın. Okucaktım o tipik mülakat sorularını ve en iyi cevapları.. Neden okumadım yeea. Kesin bu da yazıyordur orda!! Dur bakıyım etraf oynuyor mu sanki dalgalanma var etrafta, başım mı dönüyor!!) I don’t know. This will be my first experience.. Bilmiyorum bu benim ilk deneyimim olacak..

Sonraki sorular cool genel müdürün cv’imi inceleyip sorduğu sorulardı. O kadar acemiyim ki CV’nin adres kısmına İnciraltı Atatürk Öğrenci Yurdu yazmışım! J Genel müdür sorunca, “ama taşınacağım, malum mezun oluyorum Haziran sonuna doğru” demiştim. Adamın bana bakışları hala aklımda. Kesin ne yapıyoruz biz demiştir diyordum ki çok sonra, 150 tane cv arasında sadece benim CV’min üstünde onun el yazısıyla “I am positive” yazıp, check işareti attığını görmüştüm..

Görüşmeden çıktım. Yurduma arkadaşlarımın yanına gittim. Hepsi kol kanat gerip nasıl geçti diye sorunca, “valla sanırım benden sonra ilk gireni işe alırlar, benden o kadar nefret etmeleri gerekiyor” demiştim. Yani bana göre kesinlikle rezil olmuştum. Bir de iş görüşmesinden çıkarken Hüsnü bey aynı kibarlığıyla kalkıp kapımı açıp dışarı kadar götürmüştü. Tam o sırada “Aaa gözlüğüm” diye içeriye bakınmıştım. Gülümseyen bir suratla elimi işaret etmişti. Gözlük elimdeydi… Nasıl kızarmıştım, yerin dibine girmiştim, oysa karşımda gülümseyip “görüşmek üzere biz size pazartesi haber vereceğiz” diyen bir iş adamı vardı. Arkadaşlarımla bunları konuşurken bol bol gülmüştük gülmesine de içim acımıştı. Kariyer fuarında tek oturduğum masa bu firmanın masasıydı ve ben o andan itibaren ismim yazan kartvizitin hayallerini kurmaya başlamıştım bile. Pazartesi günü oldu ve kimse aramadı. Ben de ne yapalım böyle oldu diyip, hayat devam ediyor modunda takılmaya başladım. Sınav zamanları olduğu için okula da gitmiyorduk. Kocaman bahçeli kantinde bol bol geyik, birazcık ders çalışıp mezun olmak için uğraşıyorduk. Salı günü telefonum çaldı.. Arayan Hüsnü beydi! Benimle çalışmak istediklerini ve müsaitsem(!!!) yarın çalışma koşullarını görüşmek için şirkete beklediklerini söylemişti. Bu deneyimsizlikle ilk tepkim ne oldu dersiniz? Çığlık gibi çıkan sesimle “gerçekten mi??” diye sormuştum, o da yine gülümseyen ses tonuyla “evet Buket hanım, gerçekten” demişti. Çok teşekkür edip telefonu kapatıp, zıplar hareketler yapmaya başlamıştım. Arkadaşlarım 2. Sayfa  haberlerine bakar gibi koşarak yanıma geldiklerinde, "işiiimm varrr" çığlığını atabilmiştim. Sonra otistik hareketlere hep beraber devam etmiştik.

Daha Mayıs ayındaydık. Ben Temmuz’da mezun olacaktım ve şirket bana seni bekleyeceğiz demişti. Sınıfta ilk iş bulan kişi olmam bile garip gelirken bir de dönmeyi planladığım Ankara’dan anında vazgeçmiştim.. Hemen ailem yanıma geldi, bir arkadaşımla ev tutuldu, iş kıyafetleri alındı ve mezun olur olmaz hiç bilmediğim bir dünyaya çok güzel bir başlangıç yaptım.. O kadar kötü hikayeler duydum ki özel şirketler hakkında resmen ürküyordum her şeyden. Yıllardır Matematiğin, M’sini görmemişken, patronum, “hayır istersen yapabilirsin, çok kolay sadece mantığını kavra” diyip tüm hesaplamaları bana yaptırmaya başlamıştı.. Ne o, ne ben unutamıyoruz, bir gün yine hesaplama yaptırmak için adamcağız uğraşırken fiyatı %1 düşmemi istemişti. Resmen korkan gözlerle bakıp içimden hayııırr feryadı koparmıştım. Yanıma oturup "işte böyle" demişti Exel sheetindeki hesap tablosunda. Sonra bir süre hesapları yanıma sandalyesini çekip birlikte yapmıştık. İlk başladığım gün icra kurulu toplantısına sokmuştu. Herkesin her şey hakkında yorumu varken benim hiç bir şey hakkında söyleyecek sözüm yoktu. O zaman bir tasarım hakkında görüşülüyordu. Sıvı sabundu sanırım. Bir anda bana dönüp siz hangisini beğendiniz demişti. Herkesin gözleri üstümde “şunu” diyebilmiştim parmağımla gösterip. O da bana destek olmak için “bence de, süper seçim” demişti. O sıvı sabun görseli resmen çirkindi ve asla kullanılmadı J

4 yıldan fazla zaman geçti o günlerden. O korkak, ürkek daha üniversiteden mezun olmamış çocuğun kariyer fuarında “ben ne istersem yapabileceğime inanıyorum” dediği için kardeşinin ilgisini çektiğini, İbrahim bey birlikte çıktığımız Bangkok seyahatinde Antonio’s territory’de yemek yerken söylemişti. Patronumun pek cool ikizi “gerçekten de öyle yaptınız Buket hanım, siz farklısınız” demişti. Aslında onlar da farklıydı çünkü patrondan çok abi görevi üstlenmişlerdi. Ben şanslıydım çünkü soru sormak, haddini aşma pahasına yorum yapmak önemli bir yetenekti onlar için. Önceleri korkarak sorduğum soruları artık rahatlıkla, hayır bir de bu taraftan bakılmalı diyerek dimdik sorabiliyordum. O zamanlar sessiz mülayim olarak gördükleri ben artık şirkette iş için verdiğim savaşlardan sonra aksilik oscarına layık görülüyorum.





Kimseye sormadan verdiğim teklifler, yaptığım satışlar, okuduğum sözleşmeler, sözleşmeye aykırı davrandı diye sıkıştırdığım müşteriler, yükleme yapamadığımız zamanlarda attığım taklalar, müşterilerle görüşmek için gittiğim yurtdışı seyahatleri, müşteri ağırlamaları, fuarlar, yeni ürünler, tasarımlar, toplantılar… Şimdi kendime baktığımda, her şeyimle beni ben yapmış bu şirket. Belki de içimdekini bastırmak yerine, onu keşfetmeme yardımcı olmuş. Bir iş yerinde hem aile olup gülünebileceğini, hem de profesyonel olup sabahlara kadar çalışılınabileceğini bu şirket öğretti bana. İnancımı, hayata bakışımı, insanlarla olan ilişkimi ve en önemlisi kendimi tanıma imkanı verdi.. Kendi sınırlarımı keşfetmem için beni zorladı da zorladı. Şimdi onca zaman sonra kendime bakıyorum. Bir kez açıldı ya gözler, yapabileceklerimin farkındayım ya, burası da yetmemeye başladı. Daha fazlasını istiyorum hayattan. Herkesin yapması gerektiği gibi. Daha fazla şehir görmek istiyorum, insan tanımak istiyorum, daha fazla çalışmak ve kazanmak istiyorum. Ama bu sırada onların verdiklerini asla unutamam.. Bunları söylüyorum söylemesine ama ben belki de uzun yıllar şirketimde çalışacağım.. Çünkü ilk girdiğim zamanlarda benim ihtiyacım olan, ne istediysem sunan şirketimin şimdi bana ihtiyacı var.. Bir süre sonra, yani olmadığında öncelikle patronuma bir güzel sarılıp, teşekkür edip gidiyorum diyeceğim.. O da yolun açık olsun diyecek eminim. Ve yanında yeni çalışmaya başlayan herkese benim hikayemi gururla anlatıp, örnek gösterecek... Çünkü bir gün ben de aynısını yapacağım..


17 Eylül 2012 Pazartesi

Sangria hikayesi ve tarifi..

Ünlü bir İspanyol içkisi olan Sangria 1800'lü yıllarda Gria Saldavore tarafından bir akşam yemeği esnasında ortaya çıkmış. Her zamanki gibi şarap üretimi için saatlerce şaraphanede kalan Gria, eve geldiğinde yemek masasında karısını dopdolu hazırlanmış sofrada, kocasının hemen sağında kalan sandalyede, elleri çenesinde oturur halde bulmuş. Saatin farkında olmayan Gria, karısının saatlerdir o masada kendini beklediğini fark ettiğinde karısını hoşnut etmek için yeni mahsül şarabını bir çırpıda elindeki çantadan çıkarıp, masaya koymuş. Karısı, Gria'nın bunca uğraşının tek nedeninin geçimlerini sağlayabilmesi olduğunun bilincinde olmasına rağmen, aşık olduğu kocasının sürekli kendisinden uzakta olmasından mutsuz, kocasıyla göz göze gelemeden elinden şarabı almış ve şarabı bardaklara doldurmaya başlamış. Gria hemen yerini alıp, kadehini karısına kaldırmış. Karısı aldığı ilk yudumu kocasının hatırını kırmamak için yutsa da şarabın ekşiliği güzel yüzünü buruşturmuş. Gria saatlerce kaldığı şaraphanede karısını gülümsetebilecek bir şey üretemediği için önce üzülmüş, sonra bir anda kalkmış sandalyesinden. Güzel karısının minik ellerinden şarap bardağını alıp masanın ucunda olan meyve tabağına ilerlemiş. Önce Portakallar çarpmış gözüne, bir kaç tanesini doğrayıp, bazılarının suyunu sıkarak şarabın içine atmaya başlamış. Karısı şaşkın şaşkın bakarken, Gria karısına dönüp, "söyle güzel karım, en sevdiğin meyve nedir" demiş. Karısı "çilek" demiş hiç düşünmeden. Gria karısına gülümseyip bol bol da çilek doldurmuş şarabına. Meyve tabağında kalan armutu da hiç düşünmeden bir çırpıda doğramış ve şarabın içine atmış. Eline aldığı şarap sürahisini karısının gözlerinin içine bakarak sallamaya, meyvelerle şarabı bir güzel karıştırmaya başlamış. Sonra icadından emin, bardağa şarabı doldurmuş ve karısının minicik ellerine teslim etmiş. Karısı şaşkın şaşkın bir yudum almış.. Gria karısının yudumu ağzında bir süre bekletip sonra yutmasını heyecanla izlemiş. Gözlerini karısının tepkisini kaçırmamak için bir saniye bile karısından ayırmayan Gria, karısının önce tebessümünü, sonra tüm yüzünü kaplayan sevincini görünce içkiyi beğendiğini anlamış. Yemeklerin hazır olduğu masada hemen yerine geçen Gria kendine de aynı şaraptan doldurmuş. Aldığı tadın keyfine vararak saatlerce karısıyla sohbet edip, şarabını yudumlayan Gria, onca saat kaldığı şaraphanede neyin eksik olduğunu anlamış.. Aşkı eksikmiş. Sevgilisi..

Karısını mutlu etmek için uydurduğu şarap önce ailelerinin, sonra komşularının, sonra köydekilerin masalarının vazgeçilmezi olmuş. İyice ünlenen şarap bir gün krala sunulmuş. Şarabın tadını çok beğenen İspanya kralı, VII. Fernando, bu şarabı yapanı tez vakitte krallığında görmek istemiş. Şatoya giden Gria, Kralının şarabı daha da seveceğini düşünüp, şarabın hikayesini anlatmış. Kral hoşnut bir şekilde Gria'yı dinlerken şarabın adını sormuş. Gria mahçup mahçup "şarap" diyebilmiş. Hikayeden çok hoşlanan kral, Gria'ya "bu şarap ayrı olmalı ama" demiş. "Bu şarap senin ve karının olmalı.. Peki karının adı ne" demiş? Gria yüzünde güller açarak "Sandra" demiş kralına. Kral da gülümseyip, "iş önemlidir Gria, ancak, karın, hayat eşin, ismini duymanın bile yüzünün güldürmesine neden olan varlık her şeyden önce gelir. En güzel eserinin adı onunla başlamalı, seninle bitmeli" demiş ve kadehini "SanGria" diyerek kaldırmış..

Yüzünüzde hafif bir tebessüm oluştu mu? Yoksa hala bu kız ne anlatıyor yine diye mi bakıyorsunuz bilmiyorum? Bugün, bu yazının tek amacı huzurlu, güzel, eğlenceli geçen bir hafta sonundan sonra pazar keyfinize keyif katmak. O yüzden önce sizi gülümsetebilecek bir hikaye sonra da keyifle içebileceğiniz bir içki hazırlayalım dedik.. Ya da gelin birlikte hazırlayalım.. Üşenmenize gerek yok, pek miskin pazar günü için bile çok kolay bir tarif.. 

Malzemelerimiz;


Sangria'yı ilk kez Barselona'da patronumla içmiştim. La Rambla caddesindeki kafelerde nerdeyse herkesin masasında vardı. Malum oranın içkisi. Orda anlattıklarına göre, aslında Sangria meyvelerin şarap içinde bir gün bekletilmesiyle elde ediliyormuş. Şarap içine asıl tadı veren meyve Portakal olduğundan hiiçç bekletmeden teşekkürler teknoloji diyip portakal suyu kullanıyoruz. Tadı hiç fark etmiyor. 
Onun dışında meyve tercihi tamamen size kalıyor. Şeftali, kayısı, çilek, biraz ekşimsi isterseniz limon bile.. 

Meyve suyuyla karıştıracağınız için çok da pahalı ve aromalı bir şaraba gerek yok. Köpek öldüren olmasın yeterli :)

Meyveleri hazırlıyoruz, (yani kuzimin minik elleri hazırlıyor ;)) 


Sürahimizi dolduruyoruz çileğimizle... 

(Önden çıkan ellere dikkat, bir gün halkını selamlayacak;)) Teşekkürler Pınar:)) 


Armutlaarrr..


ve buzlarr..



Önce sürahinin yarısından azını portakal suyu ile dolduruyoruz.. 


Sonra şarabımızı doldurmaya başlıyoruz. 


Sürahiyi bol bol sallayıp, birazcık buzdolabında tutuyoruz içkimizi. 

Her şey hazırsa haydi sofraya ;) 


Yanımda olan olmayan tüm sevdiklerime iyi hafta sonları... 
Bi de yanımda olmayanlar.. 
Ben sizi çok özlüyorum..  

Ps.: Bu yayında bahsi geçen Gria ve Sandra hikayesi tamamen tarafımdan uydurulmuş ve içine itina ile bol bol ima serpiştirilmiştir ;)  Aslında kesinlikle böyle bir hikayeyi hak eden bir içki. Denemediyseniz şiddetle tavsiye ederim. 
Yüzünüz gülsün diye hikayeyi uydurdum ama VII. Fernando gerçekten o dönemin kralı. Yani Fernando dendiği anda akla hep pembe dizilerdeki fakir kızın zengin manitası gelir. Hani şu aynı zamanda pek yakışıklı olan. Bu Fernando çirkin mi çirkin bir kral.. Gerçekler işte, naparsınız.. 

14 Eylül 2012 Cuma

Kelimelerin en cücüğü - Yalnızlık

"Bir kedim bile yoookk anlıyor musun?"

Soruya bak..

Tabi ki kimse anlamaz bu hissi..Herkes kendi yalnızlığını yaratır, yaşar, sıkılır, isyan eder.. Bazıları boşlukta kendileriyle, bazıları aslında var zannettiği insanlarla paylaşırlar. İster istemez hapseder kendini bir yere. O yere bir de alışır.. Öyle alışır ki kapısını açmaz karşısındakine. Bazen çok istese de eli gitmez, açmaz, açamaz.. Sonra telaşla döndürür kapısında asılı yazıyı. Siz kapının dışında KAPALIYIZ yazısına dert anlatırsınız. Gözleriniz kocaman açılmış, kaşlarınız minik emrahtan beter "ama amaa.." derken hem de. Yaşadım biliyorum, istemeden de olsa yaşattım, onu da biliyorum... Yolda yürürken elleriniz çarpışır biriyle, siz bırakmak istemezsiniz, bir yandan o da yolun sonuna kadar yanında olmanızı ister.. Yolun sonu kapısına geldiğinde, o girer.. Siz çalarsınız bir kez.. İki, üç kez.. Belki yirmi, belki elli kez.. İlk çalıştan sonra açılmadıysa o kapı, siz ellerinizi acıtana kadar vursanız da kapıya, açılmaz o kapı.. İçeriden gelen sesler olduğuna inansanız da, bir süre sonra "ya içeride ona bir şey olduysa" deseniz de o kapı a-çıl-maz... Çok da kötümser olmak istemem ama bu tip durumlarda içerideki pencereden atlamış, tabana kuvvet dediğimiz tabirle, hatta topuklarını poposuna vura vura kaçmaktadır. O alışkındır yalnız olmaya. "Yük olmayınız" mı yazsın arkasına siz ona "nayırr nereyeee" diye bağırmaya çalışırken? Ya da hayatımda ol derken? Belki çok uzağa gitmemiştir de sizin kapıdan uzaklaşmanız için kuytu  bir yerden izliyordur sizi. Biliyorum, çünkü dediğim gibi istemeden yaşattım, başıma gelmesini istemesem de, yaşadım. Ordan biliyorum.

Kızgın bir yazı değil bu. Aksine, yüzleşme.. Ben yalnızlığın bizim yarattığımız bir durum olduğuna canı gönülden inanıyorum. "Ohh ense işte" hissinin açıklaması hatta. Birini anlamaya çalışmadan, kendine göre yaşamak. Kesinlikle kader mader değil bu.. Yalnız kalmak istiyorsanız, iş çıkışı eve gidiyor izlediğiniz filmin sevdiğiniz sahnesini açıp tekrar izliyor, bilgisayarda zaman geçirip, sonra uyuyorsunuz. Yalnız kalmak istiyorsanız, çok fazla gülüp geçiyorsunuz olaylara. Yalnız kalmak istiyorsanız, karşınıza hep sizi kapıda ritim tutma ustası yapacak insanları seçiyorsunuz. Sonra mı? Sonra ne olsun, başlıyoruz ritim tutmaya.. Düm tek tek, düm teke tek, düm düm tek... Bu elimiz ve kapının buluşmasından gelen ses de olabilir. Sinirden ya da üzüntüden kalbimizde erken yaşta başlayan çarpıntının habercisi de. Kendi kuyumuzu kazıp içine bir güzel yayıldığımız bu durumda kaderi, ya da karşımızdakini suçlamak sorumsuzluk olur bence..

Şimdi aşağıdaki resme bakıyorum, keşke sevebileceğim bir kedim olsa diyorum... Ne güzel mır mır sesini bile duyuyorum. Hatta oynamaya çalışırken elimi tırmalamasını bile umursamayacağımı biliyorum. Ama ne yapıyorum? Ben bu resme sadece bakıyorum.. Sorumluluğundan korkuyor ve bir şey yapamıyorum..




Bir yerde okumuştum, "insan ancak mutlu olduğu şeyle ilgilendiğinde mutlu olabileceği insanlarla olabilir" demiş bilmişin teki.. Eğer bu söz doğruysa benim sırt çantamı alıp varımı yoğumu satıp dünyayı bir turlamam gerekiyor. Çünkü şu an ne olduğum yerden ne de istediklerimden eminim.. Neyse canım, hiç olmazsa bloğum favori amacına ulaşıyor ve ben istediğim gibi saçmalayabiliyorum. Emin değilim. Güvenemiyorum. Belki ben hep yalnış kapıdayım ve belki de hep içerde olmayanların kapsında kalbimin ritim tutmasına izin veriyorum.. Belki de kalbimi ben oraya sürüklüyorum..

Amaann bilmiyorum. Eskiden 26 yaşın bazı şeyleri bilmek için fazla bile olduğunu düşünürdüm. Onda bile yanılmışım. Ben biraz aptal mıyım?

Ups şimdi düşündüm de.. Aslında ben 26,5 yaşındayım :S

Neyse, benim dert yanmaktan sıkılacağım yok, söz sende Freddy.. ;)





13 Eylül 2012 Perşembe

The Good Man Project - Nasıl İyi Adam Olunur?

Hadi bugün çoğunluğun inandığı bir tabuyu yıkalım..

Genelde kadınların daha duygusal olduğu ve bu nedenle duygularını daha çok dile getirdiği söylenir. Erkekler için hayat düzdür. Kadınlar gibi kafalarında milyon tane soru olmadığı için konu duygular ya da yaşananların etkisi olduğunda çok konuşmazlar DERLER.

Tom Matlack 2009 yılında bir grup erkeğin hayatlarındaki önemli anılarını derleyip biyografik bir antaloji hazırlamış. Kitap ilgi görünce devamı niteliğinde İyi Adam Projesi (The Good Man Project) ortaya çıkmış. Proje çoğu insan tarafından yeni bir medya anlayışı olarak yorumlansa da kurucuları projeyi "medyatik değil, 21.yüzyılda artık konuşabilen ve anlatabilen erkeklerin sosyal hareketi" olarak açıklamışlar.




Bir röportajında Tom Matlack projeyi "erkeğin modern hayattaki rolünü inceliyoruz" diyerek anlatmaya başlıyor. "Hiç bir medya kuruluşunun keşfetmeye uğraşmadığı en basit erkeğin bile dünyasına, sorunlarına, yaşamlarına, en önemlisi hislerine değiniyoruz. Babalık, aile, etik değerler, sex, spor, aklınıza erkek denildiği anda gelebilecek her şeyi abartmadan konu alıyoruz. Farklı sesleri, yargılamadan, karikatür haline sokmadan dinleyip, okuyucularımızla buluşturuyoruz.  Bu TV'de gördüğünüz, şişirilmiş kasları, kısık gözleriyle etrafı süzen erkeklerin fantastik dünyası değil. Bu proje sizsiniz.. Bu proje benim.. Modern hayat erkeği "erkek dediğin" kalıbına sokmaya çalışırken, biz "erkek" olmasına izin veriyoruz." Kurucu dürüst bir şekilde "günümüz erkeklerinin düşüncesiz, sex düşkünü, ya da kültürün robotlaştırdığı insanlar olmasını bekleniyor" diyor ve devam ediyor "oysa bunun dışında olanlarımız da var. Bunu kanıtlamak için akıllı, açık fikirli, arzulu, meraklı eşler, arkadaşlar, babalar, iş adamları hayatlarını sizlerle paylaşıyorlar, hissettiklerini anlatıyorlar. Sadece bunu yaparak örnek olabilecek, kendini anlatabilecek insanlardan bahsediyoruz."



Oğlumun bilmesini istediğim 25 şey, adlı yazıda bir baba oğluna kendi yaşadıklarından aldığı dersleri kısaca özetliyor.. Ve belki de dünyanın en güzel mirasını bırakıyor oğluna ve diyor ki.. Oğlum;

* Yumruk yemek atmaktan her zaman daha zordur.

* Her zaman gülen insanları bul ve onlarla ol. Gülmek vitamin gibidir. Asla yetmez. 

* Mutluluktan ya da üzüntüden, ağlamak istediğinde ağlamaktan çekinme. İçine attığın her göz yaşı, göğsünde birikir, kalbini tıkar ve insanları derinden sevmene engel olur. 

* Seni mutlu eden bir işte çalış. Eğer bu süreçte dünyayı daha iyi yapabiliyorsan ne mutlu sana. 

* Eğer ülkenin ya da dünyanın diğer ucuna gitme şansın varsa sakın kaçırma. İnsanlar kendileri gibi olanların yanında değil, farklı olanların yanında kendilerini ve hayatı öğrenirler. 

* Vücudun senin hoşnut olacağın şekilde olmalı. Atlet olmana gerek yok, ama vücudun bir tapınak,  onunla ilgilenmeli ve ona değer vermelisin.

* Öyle bir maneviyata sahip ol ki, üstünde incecik bir ceket olsa da sen her koşulda kendini sıcacık hissedebilesin. Tanrı sana huzur verir, kendinden utancı değil. 

* Sex güzeldir, ama sevdiğin kadına gecenin bir yarısı sarılmak bir erkeğin hissedebileceği en güzel duygudur. 

* Tutkulu yaşa. Büyük hayaller kur. Asla geri adım atma. 

* Her zaman, ne olursa olsun, seni sevdiğimi unutma. Beni kaybetmeyeceksin. Ben her zaman yanında olacağım. 





Proje hakkında daha fazla bilgi almak ve başka hikayeleri okumak için siteyi bir ziyaret edin derim..  http://goodmenproject.com

Daha birbirimiz hakkında öğreneceğimiz çoooook şey var...

12 Eylül 2012 Çarşamba

O



"Koş oğlum, peşinden git.."

Daha küçücük bir çocukken ben ayşeyi ağlattım diye annemin söylediği sözler şimdi yine kulağımda. Onca zamandan sonra hala ayşeyi ağlatabiliyorum anne. Ama artık sen bana akıl verip, hadi git peşinden demiyorsun. Sanırım kimse demiyor. Artık herkes bizim bu halimize alışkın. Ben yine oturduğum sandalyede, ayşe yine biraz önce çarparak kapattığı kapının arkasında. Her seferinde gözü dönmüş bir şekilde hırçınca kapadığı o kapının arkasından koşarak inerken bu sefer ayakkabısının sesini duyuyorum, elinden düşürüyor birini, daha giyememiş bile belli..

Sandalyemden kalkacak gibi oluyorum. “Gidip camdan bakmalıyım.” Hırsla sokağa çıkıp kendine zarar vermesinden, hiç olmadı takılıp düşmesinden korkuyorum. Durdurmak için kalkamazken, başına bir şey gelirse diye sandalyemden hızlıca kalkıp pencereye doğru gidiyorum. Perdenin arkasından izliyorum onu. Aynı hırsla sonunda giyebildiği ayakkabısının bağcıklarını bağlıyor. Ceketi hala elinde. Eh be ayşe diyorum. Zaten burada bana dert anlatmaya çalırken ter döktün bir de ceket elinde duruyorsun. Giy şu ceketi diyorum içimden, üşüteceksin. Beni duyuyor. Garip. Ben konuşurken duymayan kadın, beni şimdi duyuyor. Acaba bu kadın sadece kalbimi mi dinliyor diyorum kendime. Giyiyor ceketini Ayşe. Koşa koşa uzaklaşırken bir an duruyor. Hemen uzaklaşıyorum pencereden, arkasını dönüp cama bakacak, onu merak ettiğimi anlayacak diye.. Bi süre camdan uzak perdenin arkasında kaldıktan sonra tekrar usulca yanaşıyorum pencereye. Yok. Uzaklaşmış. Artık sadece ceketiyle bir olmuş, içini sırtındaki ceketle ısıtmaya çalışan bir kadının saçlarını görüyorum. Çekilmiyorum pencereden. Ta ki o kadın nokta olana kadar.

İçim boşalmış. Hislerim dağılmış. Bir suçlu ararcasına etrafa bakınıyorum. Kahvaltı masası hazır oysa. İki çay bardağında çay, biri yarılanmış, biriyse hiç dokunulmamış gibi dopdolu. Onun bardaktaki dudak izine bakıyorum. İçindeki çayı döküp, bardağı televizyonun üstüne koyuyorum. Bir anıt gibi. Bir kanıt belki.. Masaya bakıp, yok yenmeyecek diyorum bunlar. Kaldıralım madem. Yavaş yavaş kaldırıyorum masadakileri. Tabaklara alınmış ama dokunulmamış zeytinleri yerlerine tekrar koyuyorum. Bulaşık makinesi lazım diyen Ayşe geliyor yine aklıma. Aynı soruya belki de milyon kez verdiğim cevap da aklımda.. İki kişiyiz ne gerek var. Mutfak lavabosuna koyduğum tabaklardan sonra, artık bir bulaşık makinesine ihtiyacım var diyorum gerçekten. Çayın altını kapatıp, kahvaltı yapamadığımız salonumuza, salonuma geçiyorum.

“Bugün istanbul’da sağanak yağmur… Galatasaray’ın liderliğini koruduğu ligde… Evet anneler oğullarına ağladı, 25 şehit..” kanalları gezerken duyduğum cümleler televizyonu hızlıca kapatmama yetiyor. Oturduğum kanepe bir an rahatsızlaşıyor. Ayakta durmalıyım, dimdik olmalıyım diyorum. Sırtımda bir sızı var sanki.. Yine kendimi pencerede, bu sefer korkarak değil, dimdik bir şekilde, yavaş yavaş yağan yağmura bakarken buluyorum. Kollarım bile ben fark etmeden bağlanmışlar. Banane diyen bir çocuktan çok, eserinin önünde gururla duran bir sanatçı gibiyim. Bu benim eserim, hadi kutlayın beni diyorum. Yağmurda düşen kız çocuğunun sesi uyandırıyor beni daldığım rüyamdan. "Ayyy" diye bir ses duyuyorum. Yağmurdan ıslanmamak için koşarken, bir anda kaldırımın yanında biriken suyun içinde sendeleyip düşen kız çocuğuna hayran hayran bakıyorum. Elinde seçemediğim bir şey var. Çok büyük değil. Avcu kadar. Sıkı sıkı tutmuş. Onun yanına herhalde abisidir dediğim bir çocuk geliyor koşarak. Kaldırmaya çalışıyor. İyi misin diyor. Kızın açık mavi pantolonu, pembesi kapşonlu sweat shirtü kahverengi olmuş. Düşerken yüzüne de su gelmiş yavrucağın. Yüzünü silmeye çalışıyor. O an fark ediyorum ne kadar da sessiz olduğunu. "Ayy"dan sonra kızcağızın hiç sesi çıkmadı. O düşüş illaki canını yakmıştır. Yanındaki çocuk yüzünü temizliyor ufaklığın. Bir şeyin yok dimi, eminsin der gibi kafasını uzatıyor kıza doğru. Bizim kız da yok der gibi mahcup mahcup kafasını bir aşağı bir yukarı sallıyor. Kafası aşağıda korka korka karşısında gözlerinin içine bakan çocuğa bakıyor. Kızın ıslandığını gören çocuk elindeki şemsiyesini bana doğru kaldırıp, bu kadar izlediğin yeter der gibi bir çırpıda açıyor. Belki kıza sarılıp gidiyor.. Belki de kıza yakın ama korkarak yanından yürüyor. Göremiyorum. Onlar da kısacık hikayeleriyle uzaklaşıp, sadece bir nokta oluyorlar…
Onların bir olup gitmesi salondaki oksijeni bir anda emiyor sanki. Cüzdanımı bulmaya çalışıyorum. Dün hangi pantalonumu giymiştim diyorum sesli. Cevap gelmiyor. Sanırım bir de kapı girişine askı lazım diyorum. Malum artık eve girince, girişte pantalonumu çıkarıp asmalıyım, ya da asabilirim. Hem böylece cüzdanımı da kaybetmem. Telefonum diyorum bir an.. Ayşe acaba ne tarafa fırlatmıştı. Aman olsun kalsın. Ne geldiyse ondan geldi diyorum. Suçlu bulmanın huzuru ile anahtarımı kapının anahtar deliğinden çıkarıp cebime atıyorum. Artık kapıyı kitlemesem de olur.. Tam kapıyı kapatırken yağmur yağıyor, şemsiyem diyecek oluyorum. Sonra ıslanmayı seviyorsun, neden elinde yük olsun diyorum ve çıkıyorum.




Apartmandan dışarı çıkar çıkmaz herkesin merhaba der gibi baktığı yüzümdeki huzuru hissediyorum. Gülümsüyor muyum? Oysa içim biraz boş gibi. Apartmandan uzaklaşırken bir dükkanın camında göz göze geliyorum kendimle. Evet gülümsüyorum. Dişlerimi göstermeden, sadece muzurca tebessüm ediyorum. Saniyelik kendimle göz göze gelişimden sonra diğer dükkanların camlarına bile bakmıyorum. Öylesine evimizden, evimden uzaklaşırken, her zaman gittiğimiz yerde gazete okumak iyi gelir diyorum. Gidiyorum. Ellerim deri ceketimin cebinde. Ayşenin sesi geliyor yine kulağıma. "Bu ceketin cebi ne kadar büyük, bence benim de ellerimi ısıtıcak kadar yer vardır" diyip elimi ilk kez tuttuğu o an.. Kocaman değil ki cebim diyorum. Bir ellik işte.

Garson "ooo kimler gelmiş" bakışını atıp "hemen geliyorum" haraketini de yaptıktan sonra hesabı ödemeye çalışan kıza bir de telefonunuzu alsam diyecek gibi oluyor. Gülümsüyorum. Oysa kızlar telefon verirler oğlum diyorum, ya da ister… Kafenin girişindeki gazetelerden birini kapıyorum, bahçesine çıkıyorum. Üstü kapalı ama en kenardaki, bahçenin en açık yerindeki masaya oturuyorum. Masamdaki diğer sandalyelerin ıslak olması acı acı gülümsetiyor beni. Yüzümün yarısı kafenin içine, yarısı karşımda ıslanan çimlere bakarken ben gazetenin ilk sayfasındaki haberlere göz gezdirmeye başlıyorum bile. Her haberden sonra sıktığım dişlerim acıtıyor, nefesim daralıyor ve sonunda ilk sayfadan ikinci sayfaya geçebilmeyi başarıyorum. Kocaman açılmış kollarım, ilgiyle gazetemi okuyorum. İtiraf etmem gerekirse her haberin başlığını okuyup, üstündeki resme dikkatle bakıyorum. Bir sonraki sayfaya geçerken hemen karşı masada aynı şeyi yapan kadını görüyorum. O da beni görüyor. Önce gazetesinin daha ilginç olduğunu idda eder gibi gözlerini kaçırıyor. Sonra gözlerimin içine tüm güveniyle bakıyor. Tam da o sırada "abi ne getiriyim sana" diyen garson bölüyor, kafamı kaldırıyor, düşünmemi sağlıyor. 

Nescafe diyorum. Sütlü nescafe. 

Abi süt yok çay getirsem diyor. 

Hayır diyorum, ben çay sevmem..

7 Eylül 2012 Cuma

Gimme Shelter.. Ya da biraz umut...


Çok eskiden değil, sadece 40 küsür yıl önce.. 1970’lerde..

Dünya’da her zamanki gibi savaşlar varmış. Vietnam’da, İsrail’de, Afganistan’da, Etiyopya’da, Lübnan’da, Somali’de.. Hiç bitmeyen savaşlar işte o zamanlar da varmış.. Ufaklar kendilerini büyüklerden korumak için savaşırken, büyükler içlerini bastırmak için savaşıyorlarmış. Nükleer silahların gölgesinde yaşanan, bana dokunmayan yılan milyon yıl yaşasın, dur kafamı çevireyim de görmeden bir de öldürebilsin diyen dünyanın gözleri önünde yaşanan savaşlarmış bunlar.

Bunca savaşın içinde savaşa isyan edenler de varmış tabii ki.. Savaşlar mal, maddiyat yüzünden çıkarken, neden onlar da mutlu olmak için “an”ı yaşamıyor, neden savaşanlar da onlara katılıp, nükleer silah yapmayı, nefes alan her insana farklı davranmayı bırakmıyorlar diye sorarlarmış.. Onlar “hepimiz aynıyız oysa, bu dünya hepimizin evi.. Yapmamız gereken sadece bunu kabul edip, bize her seferinde kucak açan doğaya teslim olmak değil mi?” diye söylenirlermiş. Hippi’ler her güne bu sorularla başlamışlar o dönemlerde. Her gün daha da fazlalaşmışlar.. Sonra.. Sonra kaybolup gitmişler..

İnsan gücü azalınca, az kazanan belki de hiç kazanamayan insanlar işte tam bu devirde en kötü zamanlarını geçirmişler. Sanayileşmenin artmasından sonra 1970’ler ekonomik anlamda dünyanın geçirdiği en kötü zamanlarmış. Bir ülke değil, nerdeyse tüm ülkeler sorunlar yaşıyormuş. Dünya çapında petrol krizi, Amerika’da Büyük Buhran, Türkiye’deyse insanların ihtiyaçlarını karşılamak için girdikleri uzun “kuyruklar” varmış.

Savaş, ekonomik sorunlar.. Bunca sorun içerisinde insan hıncını nerden çıkaracak? Tabi ki yine kendi gibi olandan çıkarmış. Sol da varmış sokaklarda, Sağ’da o zaman.. 70'li yıllarda her günü birbirlerine daha fazla kızarak geçirmişler. Gözleri öyle bir körelmiş ki Türkiye’yi ne denli büyük bir kargaşa, büyük bir utanç beklediğini anlamamışlar bile. Ta ki 12 Eylül olayları kapıyı çalana kadar. 1970’lere 12 Eylül öncesi yıllar dermiş bazı tarihçiler. Herkesin uyuduğu o dönemde sokaklarda ölüm ve korku varmış. Siyasetten sokaklar bölünmüş, insanlar parçalanmış, asıl amaç unutulmuş, bir olmak artık önemini yitirmiş o dönemlerde. Devlet mi? Ona güven ne zaman oldu ki o zaman olsun?

Daha sonra 1952’den beri Türkiye’de olan televizyon iyice girmiş hayatımıza, 1970’lerde kullanımı iyice yaygınlaşmış. Tek kanal, iki insan, heyecanlı izleyici. Yayından ötürü "herhangi bir sorun" olduğunda öne gelen rengarenk mozaik ekrana bakmaktan başka çare bırakmayan o televizyonlar..

1970’lerden neden mi bahsediyoruz? Çünkü o zamanlar benim için iki kahin dünyadaki herkesin acısını korkusunu hissetmiş. Hiç bitmeyecek bir “son” a başladığımızı fark ettikleri anda, yapabilecekleri en iyi şeyi yapıp, fısıltıyla bahsedilen korkuların, bağıra bağıra söylenmesine yardımcı olmuşlar..

Mick Jagger ve Keith Richards 1969 yılında pahalı stüdyolarına girip Gimme Shelter’ı yapmışlar. 2012 yılında bünyemizin alıştığı kötü haberlere tepki bile veremezken, 43 yıl önce yapılan bu şarkı mırıldanan bir halkın bağırmasına neden olmuş.. Sözler öyle bir yazılmış ki, her çevre kendisine göre anlamlar çıkarmış..

Şimdi desem ki size 70’lerden bugüne ne değişmiş? Ne gelişmiş? Yeter mırıldandığımız, bağırma zamanı desem?

Bıktınız o insanlardan biliyorum. Merak etmeyin, söylemem..

Çünkü yarın yeni bir gün olduğunu biliyorum..  Ve biz o günü ne olursa olsun yaşamak zorundayız.. Elimizden geldiğince güçlü hem de..  Ama 10dk sonra unutulacak "haydi bağıralım" yerine, bazılarına göre hayal, bazılarına göre umut dolu bir şekilde, belki bir gün herkes yapması gerekeni yapar diyebilirim. Yönetim yönetmesi gerektiği gibi yönetir, koruması gereken koruması gerektiği gibi korur.. İnsan yaşaması gerektiği gibi yaşar.. Ve biz de o gün çocuklarımıza bu dünya senin, al korkmadan yaşa ve sev diyebiliriz.. 

Kim bilir..



War, children, it's just a shot away 
and 
Love, sister, it's just a kiss away...


Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...