30 Aralık 2012 Pazar

Dilekler hazırlansın, yeni yıl geliyor!


İstediğiniz şeylerin resimlerini gözünüzün önünde tuttuğunuzda bir süre sonra siz farkında bile olmadan dileklerinizin gerçek olduğunu biliyor muydunuz? Secret öyle dio işte… Tüm yıl secret ettik, yılı da böyle bitirelim dedim ordan buradan dileklerimi buldum, kestim biçtim, yapıştırdım ağacıma (karton ağaç tabii ki :))



2013’de tam 27 yaşında olacağım! Tam 27!! Eskiden 25 yaşına geldiğimde tüm hayatımın düzene girmiş, nerede yaşamak, ne yapmak, kiminle olmak istediğimi çözmüş olacağımdan o kadar emindim ki.. 25 yaşını bitirdiğimde (malum bitirilen yaş söylenir;)), hiiiçç de öyle olmadığını öğrendim. Kalmış 3 aycık, 27 yaşındayım diyelim.. Hala ne istediğimi bilmiyorum, bir gün Ankara’ya dönmek, bir gün İzmir’de emekli olmak, bir gün İstanbul’da kaybolmak istiyorum. Bir gün sevdiğimi ertesi gün istemiyorum, bir gün iş kadını olmak, bir gün atölyemde kesmek, biçmek, ellerimle bir şeyler yapmak istiyorum.. 25’i geçeli 2 yıl oldu ve bu 2 yıl bana hayatımın hep böyle geçebileceğini öğretti. İşin garip yanı, sanki böyle olmasını seviyorum da.. Sanki elimde hep bir koz varmış gibi.. Bak giderim diyebiliyorum bir sorun çıktığında, ya da kırıldığımda aslında onu sevmemiştim diyebiliyorum. Sonuç olarak bu belirsizliğe bile alıştım, hatta bu belirsizlik bana hayatın ulaşılması gereken bir nokta değil de tadına varılması gereken bir yolculuk olduğunu öğretti. Hiç pişman olmadan, her şey iyi ki olmuş diyerek, ama her şeyden ders alarak devam edilmesi gereken bir yolmuş hayat meğerse… Tutkularımızın, amaçlarımızın olması bu yolun en keyifli yanı. Onlar olmadan ne yol, ne hayat anlamlı olurdu. 

Neyse, felsefeyi bırakalım, 2013’e bakalım.. Bu yıldan garip bir şekilde umutluyum (geçen yıldan hiç değildim ya:)).  Sanki tüm dileklerim gerçek olucak.. Bu hissin gerçek olduğunu size kanıtlamak için, dileklerimi bloğa koyuyorum. Bakalım bir yıl sonra bu dileklerin kaçı olmuş olacak.. İnşallah hepsi olur.. Tabii sizinkiler de ;) 



Ailem.. En büyük desteklerim.. Tanıdığım en komik insanlar.. Huzurları, sağlıkları, neşeleri bozulmasın.. Onlarla olmak, bana oldukları kadar onlara destek olmak istiyorum.. 


Aşk’ı dilemeyen bir kişi bile var mı? Ben de diliyorum tabii.. Öyle her gün bana gül alan, ismimle kafiyeli şiirler yazan, aman aman sürekli beni öven değil. Gerçek bir aşk, hayat arkadaşı.. Kavga da edebileceğim, gülebileceğim, hayallerimi paylaşabileceğim.. Bonnie and Clyde gibi.. Dünya’ya karşı biz.. Sonu kötü bitse de yaşadım diyebilmek istiyorum.. :) 



Dostlarımla olmak istiyorum.. Upuzun sofralarda Abimle, Müzümle, Öznurumla, Busemle, Pelikuşla, Cemoyla, Pınarlarımla, Edoşumla, Feyle, Yağmurla, Kralla, Kıvoşla, İncimle, Cengizle, Emremle, Züllüyle hem yemek yemek, hem de bol bol kahkaha atmak istiyorum.. Uzaklarda yaşıyor olsak da, onlarla olmak istiyorum bir ömür boyu..



Başarılı olmak istiyorum.. Elime geçen şansları kullanmak, dünyayı gezmek, gördüğüm her ülkede anılar toplamak istiyorum.. Büyümek istiyorum dünyamda..


Korkularım yok mu? Hem de nasıl var… Hepsine ıh beni alt edersiniz demek istiyorum! 


Bir gün kendi yerim olsun istiyorum.. Bana ait.. Benim yaptığım.. 


Öyle bir yolculuğa çıkmak istiyorum ki.. Tasasız.. Dertsiz.. Bol hayalli.. Karavanımla yolculuk yapmak, saçma sapan kumaşlarımla çadırımı kurmak, gökyüzüne daha yakın olmak için balonuma binmek istiyorum... Dinleyenler yok artık demesinler istiyorum :) 


Yaratmak istiyorum.. Dikmek, biçmek, örmek.. Ellerimle yapmak istiyorum her şeyi..


Bir köşem olsun.. Kimsenin bana dokunamadığı, ara sıra kaçıp nefes alabildiğim bana özel bir yer.. Bir ev, belki de bir koltuk istiyorum..


Veee son olaraaaaakk…. Yıllardır itinayla oynadığım ama sürekli avcumu yaladığım şans oyunlarından, süper olur, sayısal olur, at yarışı olur (attığımızdan oda bir şans oyunu sayılır), hatta bu seneki milli piyango olur.. Yahu biri artık çıksın istiyorum. Yılların emeği var sonuçta J

İstiyorum bazı şeyleri ama en çok şükrediyorum hayatım için. Her şey öyle güzel ki..

Size de bol eğlenceli, kahkahalı, sağlıklı, huzurlu yıllar diliyorum.. Nice senelere, hep birlikte olmayı diliyorum! 

İyi ki varsınız!

Buket


28 Aralık 2012 Cuma

Kendi kitabını kendin yap, el yapımı Küçük Prens

Merhabalar sevgili okurlar, (her DIY projesine spiker gibi başlamadan edemiyorum, Derya Baykal'a rakip olıcıımm, söyleyin korksun benden;))

Evet bu sefer de birlikte kitap yapıcaz. Farkındaysanız her postta bir meslek dener oldum. Hala arayışta olduğuma göre yakında doktorluğa soyunmuş, ya da tamirci olmuş televizyonu açmış fln görebilirsiniz. Bazılarına bir meslek yetmez diyor ve hemen başlıyoruz ilk korsan baskımıza :) 

Uzuuun zamandır küçük prensi almak istiyordum. Bir türlü istediğim şekilde bulamadım. Sahaflarda yoktu, kitapçıların hepsinde de yepyeni kapları, içlerindeki bembeyaz sayfalar zerre ilgimi çekmedi. Geçenlerde bunları düşünürken çok parası olan şirketlerden (pis kapitalistler!;)) allı güllü yeni yıl hediyelerimiz geldi.  Bu hediyelerden birinin poşedi çok hoşuma gitti. kraft kağıt üstüne yağlı boya ile yapılmış, rengarenk bir ağaç. Poşedi görür görmez işte bu dedim, kitabımı kendim yapacağım ve kapağı da bu görsel olacak! Siz de hazırsanız ilk Korsan kitap operasyonumuza başlayabiliriz! (Şiiiişşştt aramızda ama ;))

Küçük prensin bölümleri ve yazarın çizimleri nette bir çok sitede var. Ben çevirisini en çok beğendiğim siteden aldım metni. Word dosyasında sayfayı yatay yapıp, iki sütuna böldüm. Neyse siz uğraşmayın diye ayrıca pdf yapıp çıktı alabileceğiniz halini hazırladım. Kucuk Prens  linkinden alabilirsiniz. Teşekküre gerek yok, her şey canım Türkiye'min okuma alışkanlığı kazanması için ;)) 

Malzemelerimiz: o çok beğendiğimiz poşet, çıktı aldığımız sayfalar, kullanılmayan bir defterin teli, düz renkli bir karton, ayraç olarak kullanabileceğiniz bir kurdele..

Çıktı aldığımız sayfaları tam ortalarından, yazılar dışarda kalıcak şekilde katlıyoruz.
Arka ve ön kapakları katladığımız sayfaları kullanarak hazırlıyoruz. Kartonlar sayfalardan yarım santim daha büyük olmalı ki içindeki kağıtlar bozulmadan kalabilsinler.


Teli aldığımız defterin bir sayfasından kağıtların deliklerinin yerlerini işaretliyoruz (ilk kez kalem tutuyor gibi çıkmışım, parmaklarımın kusuruna bakmayın :)). Delgeçin alt kapağını açıyoruz, işaretlediğimiz yerlerden delmeye başlıyoruz. Aynı şeyi ön ve arka kapaklara da yapıyoruz.

Önce arka kapak için hazırladığımız karton kapak, sonra ön kapak sonra sayfalar olarak tele dizmeye başlıyoruz.  Teli sıkıştırıyoruz.


Kitabımızın sayfalarını kıvırmadan nerde olduğumuzu işaretlemek için telin dışına benzer renkte kurdele takıyoruz.

Veeeeeeee... Kitabımııızzz hazırrrr!!


Kabını farklı yaptığımız ve geniş tel kullandığımız için bunu derleme bir kitap olarak da kullanabilirsiniz. İlk hikayeniz Küçük Prens olur, daha sonra sevdiğiniz kısa hikayeleri kitaba aynı yöntemle ekleyebilirsiniz.  


Bu yöntemle kendinize ait derleme şiir kitabınız da olabilir, fotoğraf albümünüzde, günlüğünüzde...

Son olarak, Küçük Prens'ten en sevdiğim söz..


İyi okumalar, kitap basmalar ya da derleme yapmalar korsan kardeşler.. :)

Buket

20 Aralık 2012 Perşembe

Let's Do it ;)

Bu şarkı tüm gün dilimdeydi, size de bulaştırmaya karar verdim.

Şarkının sözlerini akılda tutmak, aşkı bulmak kadar zor. Ben ezberlemeyi kafaya koydum, aşkı bulmaya inat ettiğim gibi ;)

Veee hep berabeeerrr..

Leeetttsss faalll inn loveee ;))

İyi dinlemeler ;)
Buket

12 Aralık 2012 Çarşamba

Gülüyorum kendi kendime!


Evde, işte, yolda nerde olursa olsun kendi kendine eğlenmeyen insanları anlayamıyorum. Her tarafta eğlenilebilecek, gülünebilecek şeyler var oysa. Siz yeter ki gülmek isteyin ve görmeyi bilin..  

Örnek:

Yağmurlar, soğuk hava, taş zeminli ofisler (güya bizimki laminant, “güya” önemli) ve evde terliksiz dolaşma hobim yüzünden bir güzel üşütmüşüm. Dün gece ağrıdan resmen uyuyamadım. Hoş ondan öncede üst kat komşum tv izlerken uyuyakaldığından ben uyuyamadım. Kadının 5 duyusundan 2’si tamamen iptal, diğerlerini de işine geldiğince kullandığından eminim. Çalışmayan iki duyu organından beni en çok ilgilendireni kulakları tabii ki. Teyzem ne izlese benim evimde yankılanıyor. Dün de TV açıkken uyuyakalmış herhalde, gecenin bir körü kanal D evimde, baş köşemde bağırınıyordu resmen. Kadın 3 gibi kapattı, bu sefer de ben ağrılara dayanamayıp nerde benim su torbaaaaam diye kalktım yatağımdan. Gece saat 3 gibi tek gözüm kapalı, evin tüm kapı ve duvarlarına kendimi vura vura küçük odaya ulaştım. Bu odada bişi bulmak için harita çizsem yeridir. Her yerde bişiler var, bir tarafta kumaşlar, diğer tarafta kutular içinde ayakkabılar, çantalar, dikiş makinası, ütü masası, daha bir dünya ıvır zıvır.. Yani benim favori odam J Gecenin de mahmurluğuyla odanın altını üstüne getirip sonunda buldum kıymetlimi. Az buçuk uyandığım için  bu sefer duvarları sıyıra sıyıra mutfağa ulaştım ısıttım suyumu, koydum su torbama sarıldım uyudum ona. Ne de çok özlemişim onu J

Gece doğru dürüst uyuyamadığımdan sabah da uyanamadım tabii ki. Öyle bir gözümü açıyım dedim bir baktım saat 8 olmuş! Kaptım su torbasını kalktım yataktan. Su içmek için mutfağa doğru giderken su torbasını da girişe bırakmışım. Sonra her gün olduğu gibi, sadece x 2 hızla sırasıyla wc, yüzgöz yıkama, üst baş giyinme, bişiler atıştırma, ayakkabı giyme operasyonunu tamamlayıp çıktım evden.

Akşam olup döndüğümde girişte ne göriim. Boynu bükük su torbam beni bekliyorDayanamadım. Yüzü gülme sırası sende dedim. Nasıl olsa facebookta kimse göründüğü gibi değil, seni de öyle bir göstereceğim ki zamanında seni kenara itenler ne yaptık diye kendilerini duvardan duvara vuracaklar dedim!

Ve karşınızda baylar bayaannlaarrrr.. Bir zamanlar sizin tarafınızdan itilen, kakılan ama ihtiyacınız olduğunda sizi sorgusuz sualsiz ısıtan.. Değerini asla bilmediğiniz, bilseniz de belli etmediğiniz.. Bir zamanların önemsizi, günümüzün kıymetlisi..

Onun adı...

Sıcak su torbası...



Ne o gülümsüyor musunuz?
;)

Buket

6 Aralık 2012 Perşembe

ZZZzz..

Son 1,5 - 2 yıldır kendi kendime "senin derdin ne istediğini bilmemen" diyip duruyorum. "Gitmek mi istiyorum, kalmak mı? Taşınsam mı, yoksa alt katta oturan ördekli katil ikizlerle mutlu muyum? Birine güvensem mi yoksa tek güvenmem gereken kendim mi? Ailemin kollarına dönüp ömür boyu çocuk mu kalsam yoksa düşe kalka kendi seçtiğim hayatı mı yaşasam?" Bitmedi sorularım bitmedi!! 

Her şey hakkında fikri varmış gibi davranan ben, etkisiz tepkisiz "sayısal tuttu, tuttucak" mantığıyla yaşamaya başladım! Baktım bir sorun var, üstesinden ben gelemiyorum açtım bilgisayarımı, girdim hepsiburada.com'a! Tamam alışveriş yaptım ama ne aldım?? Hani şu seni gaza getiren yav sen iste kulun köpeğin olsun dünya diyen kişisel gelişim kitaplarından aldım tabi ki :)) Lütfen ilk öyle "vaahh yazık" bakışını evinde bir tane bile o kitaplardan olmayan atsın, rica edicem.. 

Kişisel Gelişim operasyonu, 1. safhası kitapların ödemesini yaparak tamamlandı. Hepsiburada.com pek zengin olacak kitapların hepsi birer gün arayla geldi. 6 günde tamamlanan kitaplardan sonra aynı siparişte olan pilates setim de ayrı bir kargoyla geldi ve açıkçası top kişisel gelişim kitaplarından bin kat daha fazla işe yaradı. Üstünden her düşüşümde daha da güldürdü sağolsun (evet top sağolsun;)). Bitmedi tabii ki, uzun zaman önce kitabını okuduğum The Secret filmini 50 kez izleyip sonra bi de utanmadan telefonumda yürüyüşlerde dinlemeye başladım. Oturdum sahilde, ne istiyorsun arkadaşım sen dedim içimdekine.. Meditasyon yapmak için topraklanmak, topraklanmak için Çakra ve Aura kitabını okumak lazım dediler, gittim aldım hatta kitabının ilk bölümünü bile bitirdim (kavram çokluğundan kitap okunmuyor desem yeridir :s). 

Onca uğraşın sonunda ne mi oldu?? 

Ne yazık ki hala ZZzzz.. modundayım ve kendimle hiç gurur duymuyorum.. 


Bi de olur da ikinci el az kullanılmış kişisel gelişim kitaplarına ihtiyacınız varsa haber verin ;) 

Buket 

"Ben" Kattım Sana Biraz..

Play'e basıyoruz.. Sözlere de dikkat ediyoruz.


Son 6 ayda "aşk" diye nelere tanık olduk? Ölüyorum bitiyorum diyenin ansızın terk edişi, tek taraflı gayretin sürüklediği bir sevgi, gitmeye bile cesareti yokken size zorla "gidiyorum" dedirten sevgili.. Evet bunların her biri etrafımda yaşanan ilişkilerin özetleri. Ne yazık değil mi? 

Düşünün bir.. İlk kez gördüğünüz birine hissettiklerinizi düşünün. Onu tanımadan size yapacağı jestleri, size gülümseyişini, size dokunuşunu hayal etmiyor muyuz? Bunların hepsini bir kaç saniye içerisinde düşünüp, kalp şeklini alan göz bebeklerimizle ona doğru bakmıyor muyuz? Sonra...  

Siz gülümsüyorsunuz, o yanınıza geliyor. 
Güzel güzel sohbet ediyorsunuz. Siz içinizden kesin telefonumu alacak diyorsunuz, soyadınızı soruyor (malum facebook'tan ekleyecek).
Ayrılır ayrılmaz msj atar diyorsunuz, ertesi gün "bak buldum seni! :) " diye msj geliyor.. 
Güzel bir yere davet edecek diyorsunuz, "eee ne zaman buluşuyoruz, ne yapsak ki :)" diyor. 
Onca :) 'lı msjdan sonra siz sürekli bahane uydurmaya başladığınızda uzaklaşır diyorsunuz, "eee beni unuttun ama :.( " diye msj atıyor. 

Hemen o anda gözlerinize baksanız onu ilk gördüğünüzde kalp gibi olan göz bebeklerinizin artık Sülümanın hançerine benzediğini görürsünüz. 

İtiraf edelim, bu can acıtmıyordur. En fazla "eh be yeter" diyorsunuzdur... 

Peki ya uzun zamandır tanıdığınız birinin sizi hayal kırıklığına uğratması? Sözler vermesi? Siz tam işte "o" dediğinizde puff diye kaybolması. Sanki o yok olmuş gibi ama biliyorsunuz bir yerlerde yaşıyor. Ne kadar acı değil mi? Bir gün hayatınızın önemli bir bölümü olan biri, ertesi gün sadece bir isim olarak kalıyor. Varlığı olmayan bir isim.. 

Peki nasıl yapıyoruz bunu? Nasıl "yok yok o gitmez" diyoruz? Nasıl oluyor da onu olmadığı bir insan olarak görüyoruz. Etrafımızdaki herkes oscarlık oyuncu mu, yoksa biz iş kalbimize geldiğinde iki yaşındaki IQ'muza geri dönebilecek kadar gerizekalı mı oluyoruz? 

Bence sorun ne bizde ne de karşımızdakinde.. Biz ne kadar üzülüyorsak, aslında o da üzülüyor olabilir. Biz kafamızda birini canlandırırken, o da kafasında bizi olmadığımız gibi görüyor olabilir. Gerçeklerle dolu hayatında hayallerini kendine saklayamayıp bizimle paylaşıp, bizim kafamızdaki insanı büyütmemize neden olabilir. Bunlar aklımızdaki "o" insana her geçen gün daha fazla bağlanmamıza da neden olabilir tabi... Hayaller daha cazip gelip, gerçeklerle baş başa kalana kadar iki insan uzuuun süre oyalayabilir birbirini. Düşününce belki de son 6 ayda tüm ilişkilerin bitiş nedeni aynıydı. Belki de kimse gözleriyle beğendiği insanın ruhunu tanıdıkça kendininkine yanaştıramadı? 

Durup dururken nerden mi aklıma geldi şimdi bunu yazmak.. 

Çok alakasız bir yerde bunu okudum.. 

‎''Ben'' kattım sana biraz, öyle sevdim seni.
Çünkü sen de bensiz; o kadar güzel
değilsin hani..'
Ceyhun Yılmaz

Ve ne kadar haklı, aslında kimseye hayallerimiz gibi ağır bir yükü taşıtmamak lazım dedim.. 

Hayallerimi taşımak zorunda kalanlar, özür dilerim... Bi de ben artık kimseye kızgın değilim.





Buket 

5 Aralık 2012 Çarşamba

Falafel de yaparım, Kariyer de ;) (Falafel Tarifi)

Hayatımın en garip günlerinden merhaba ;) Bu aralar boş duramıyorum, bir şeyler yapmak, yaratmak, çalışmak, üretmek en önemlisi de paylaşmaya verdim tüm enerjimi. Bu arada enerjisini sömürdüğüm insanlara da ayrıca teşekkür ediyorum, iyi ki varlar ;)) 

Basın açıklamamızdan sonra Puki'nin mutfağımızdaki macelarımıza devam edebiliriz. Bugünün tarifi Falafel ;)

Her şeyde olduğu gibi yemek yapma sevdamda da destek olan arkadaşım bana geçen sene yeni yıl hediyesi olarak Tek Tabakta Dünya Lezzetleri kitabını almıştı. Bir kaç kez hevesli hevesli açtım kitabı ama o kadar egzantirik yemekleri kime yapıyım, nasıl yapıyım bilemediğimden hemencik kapatıvermiştim, itiraf ediyorum. Arkadaşım kitabı alalı bir yıl oldu ve ben hiç yemek yapmadım bu kitaptan. Şimdi benim bu yaptığım ayıp değil de ne?? 



Cumartesi günü kitabı alan arkadaşım bize geldi. Fırsat bu fırsat, açtım kitabımı misafirlerime şöyle güzeell bir ziyafet çekiyim dedim. Tabi kitabın kapağından da anlaşılabileceği gibi içi değil tarifi anlayabileceğim, isimlerini okuyamayacağım yemeklerle dolu. Tam içimdeki şef istifa ediyordu ki, Barselona’da deneyip hayran kaldığım Falafel tarifini buldum. Karar verildi, falafel yapıyım dedim, nohutları ısladım sonra da haşladım, işe koyuldum :) 



Aslında Falafel vejetaryenler için mükemmel bir tarif. Ben ilk kez Barselona’da gördüğümden Katalan asıllı bir yemek zannetmiştim, meğersem Falafel Orta Doğuya aitmiş. Arabistan'da sokaklarda sandiviç içinde satılıyormuş. İspanya’da salata üstünde, ya da lavaş ekmeğinin arasında sandviç gibi yiyebiliyordunuz. Nasıl isterseniz öyle yiyin, mükemmel bir tadı var.  

Falafel yapmaya karar verdiğimize göre önce kitaptaki sonra internetteki tariflere bakabiliriz. Şu kısacık mutfak geçmişimde bildiğim bir şey varsa bir tarifin asla yeterli olmayacağıdır. Kendi zevkinize göre tarifleri birleştirmek eksikleri tamamlamak daha lezzetli yemekler yapmak için önemli. Örneğin Sangria tarifimiz. Ben netteki tariflere baktığımda şaşırmıştım. Bu kadar kolay yapılabilecek bir içkinin içine koymadıkları şey kalmamış. Tat aynı olacağına göre insanların kafasını karıştırmaktansa, malzemelere alternatif getirip, tarifi basitleştirebiliriz.
Farklı tariflerden yararlanmanın bir diğer güzel yanı, her tarifin içinde bir püf noktası olması. Ben genelde hepsinden birazcık alıp, kafama göre tarifimi baştan yaratıyorum. Bu sefer de öyle yapacağım, güvenin bana gayet güzel olacak.. ;)

Falafel için Malzemelerimiz:

- 1 kase haşlanmış nohut (bazı tariflerde sadece geceden suda bırakın yazıyor, ama bence yedikten sonrasını da düşünmek ve bol bol haşlamak lazım ;) Anladınız siz;)) 
- Damak zevkinize göre istediğiniz kadar maydanoz, dereotu, karabiber, kırmızı pul biber, kişniş ve tuz. (Bu köftenin ön büyük özelliği mükemmel baharat kokuları. Çorba kaşığıyla koymayın ama minnacık da serpmeyin.)
- 1 adet soğan, 
- 4 diş sarımsak,
- 1 yumurta,
- 1 kase un,
- 1 adet kabartma tozu. 

* Resimde ayrıca ince bulgur da görüyorsunuz. Kitapta ve türkçe tariflerde bulgur da var. Yabancı sitelerin hiç birinde bulgur yok. Ben de ısladıktan sonra beklemek istemediğimden eklemedim. Eğer eklemek isterseniz bir çay bardağı kadar bulguru bir saatten fazla bekletip, nohutla birlikte rondodan geçirebilirsiniz. Eklemeden devam ediyorum ben tarifime.. Isladığım bulgurlar da şişince camımda bekleyen kumrulara gidiyorlar :) 



Rondom küçük olduğu için haşlanmış nohutların tamamını iki sefer de rondodan geçiriyorum.. Sulandırcak kadar değil, bulgur taneleri gibi olduklarında rondo işlemini bitirebilirsiniz. 


İkinci parti nohutun içine soğan, sarımsak, dereotu, maydanoz, kişniş, tuz, karabiber, pul biber'i ve yumurtayı koyuyoruz. Bu şekilde rondodan bir kez daha geçiriyoruz.


Rondodan geçirdiğimiz tüm karışıma unu ve kabartma tozunu koyuyoruz. Başlıyoruz yoğurmaya.


Hamurumuzu yoğurmayı bitirdikten sonra, elimizi ıslatıp hamurumuzdan parçalar alıp yuvarlıyoruz. Parçalar çok minik olmasın. Normal köfteden birazcık büyük olabilir. Bu tarifte aşağıdaki boyutlardan 12 adet çıktı. Tamam itiraf ediyorum birazcık daha küçük yapabilirmişim :))


Türkçe tariflerin çoğunda okurlar kızartma işleminde köftelerin parçalandığından şikayet etmiş. Yazarların çoğu bunun bulgur yüzünden olabileceğini söylemiş ama yabancı tariflerin birinde dağılmayı önlemenin tek yolunun falafel köftelerinin buz dolabında dondurulması olduğunu söylemiş. Köfteler hazırlandıktan sonra en az 2 saat dondurucuda beklemeleri gerekiyor. Mito'cuğum tarifi verdikten sonra "mutfak tanrıları seni korusun diyen bile var ;) Biz de Türkiye'den teşekkkür eder, ellerinden öperiz Mito'cum :)

(Not: Ben köftelerimi öyle dondurmuşum ki biblo gibi oldular :) )

Falafellerimiz en az iki saat dondurucuda kaldıktan sonra çıkarıp hiç bekletmeden kızartabiliriz. Kızartmak için falafel köftelerinden birazcık üstüne gelecek kadar yağa ihtiyacınız var. Normal köfte gibi az yağda kızartamazsınız, daha çok patates gibi düşünmeniz lazım. Köftelerin yanmaması için yağın içersinde sürekli çevirin. Önceden dondurmuş olmanıza rağmen eğer çatalla çevirmeye çalışırsanız köfteler parçalanabilir. Siz kaşıkla yavaş yavaş döndürün.. Dışı kahverengi olan köftelerinizi alın, peçete üstünde yağlarını bırakması için bir iki dakika bekletin..

Daha önceden de söylediğim gibi bu köfteleri ister lavaş içinde isterseniz salata üstünde servis edebilirsiniz. Bence salata en güzel seçenek. Atom marul, roka, dereotu, salata sosu, olmazsa olmaz mısırımız da konulduktan sonra falafelimiz hazııırr!!



Gördüğünüz gibi hiç dağılmadı. Çok güzel pişti, dışı çıtır çıtır, içi yumuşacık falafellerimizi hazırlar. Çok kolay bir tarif, daha önceden falafeli denemeyenler varsa şiddetle tavsiye ederim.  Hem hafif hem de çok lezzetliler kendileri :)



Bu tarifin bir güzel yanı da ihtiyacınız kadar olan köfteyi kızartıp geri kalanını dondurucuda bırakabilmeniz! İstediğiniz zaman çıkarıp, kızartıp, yiyebilirsiniz.. Kızartma olmasına rağmen yağı çok çekmiyor yani siz yerken yağı hissetmiyorsunuz bile. Ama yine de kızartmayı tercih etmiyorsanız tarifler arasında fırına sürenler de vardı. Tadında bir fark olmayacaktır ama dışı çıtır çıtır olmaz. Yine de denemeye dener ;)

Umarım en kısa zamanda evinizde deneme şansınız olur. Tadını beğeneceğinizden eminim!

Bir diğer yemek tarifinde buluşuncaya kadar esen kalın efendim.. Afiyet, bal, şeker olsun :)

Buket

25 Kasım 2012 Pazar

Bişi sorucam..

Hep derler ya..

Saat ve dakika aynıysa "o" seni düşünüyordur diye..

Sağ elin kaşındığında para gelir, sağ ayağın kaşındığında sevdiğin bir yere gidersin,

Kulaklar çınladığında biri adını anıyordur,

Sol kulaksa kötü, sağsa övgüdür,

Birbirlerini aynı anda düşünenlerin kalpleri birdir diye derler ya..

Nedir bunlar?

Doğru mu?

Neden olmasın?

Belki de herkesin övgüyle bahsettiği, sevdikleriyle kalbi hep bir olan biriyimdir.

Saat ve Dakika aynıysa belki o da benimle aynıdır..

Evet evet, bunların hepsi birer umut değil de belki hepsi de birer gerçektir..

Hem kim bilir sağ ayağım bu kadar kaşındığına göre belki yakında dünyayı bile gezerim...

11 Kasım 2012 Pazar

Margarinsiz Kurabiye Tarifi, Hem de Bir Sürü Çeşidiyle

Bir cumartesi şu mutfağa girip dağıtmayalım etrafı ;)

Bugünkü tarifimiz margarinsiz, pek hafif, pek lezzetli kurabiyemiz!
Kurabiye tarifi diye internete yazarsanız genelinin tereyağı ve margarinle yapıldığını görürsünüz. Oysa kurabiye  dediğiniz margarinsiz de yapılabilir, hatta tadı ve lezzetinden de fedakarlık etmeden!.

Malzemelerimiz;

- 1 su bardağı şeker (biraz pudra şekeri de ekleyebilirsiniz),
- 1 yumurta
- yarım su bardağı yoğurt,
- 1 su bardağından az sıvı yağ,
- kabartma tozu, vanilin,
- Kakao (Nesquick de ekleyin hem tadı hem de kokusu için)
- Alabildiğince un (Bu tarifte 3 kepçe fln oldu. Daha fazla koyarsanız yemek için değil cinayet silahi olması için çantada taşırsınız. Aman dikkat;))


Yağı, yumurtayı, yoğurdu, şekeri ve bir kepçe unu kabımıza koyuyoruz. Şeker ve yumurta diğer malzemelerle bir olsun diye önce bir kepçe un koyuyoruz..


Karışımımız puding kıvamında olduktan sonra 3 kepçe kadar (biraz daha fazla olabilir) unu katıp, karıştırmadan vanilin ve kabartma tozunu da una ekliyoruz.


Hazırlanan hamurumuzu buzdolabında bir 20dk bekletiyoruz. Hamurumuz halinden memnun ;)


Şimdi amacımız bu hamurla bir adet değil, bir çok farklı kurabiye yapmak. Hayal gücünüzü kullanın.. Bu hamur tam da bunun için ;) Ben kafama göre ayırdığım hamurlarla, birazcık renk katarak devam ediyorum.



Önce iki renkli kurabiye yapalım. Hangi renk dışarıda olsun isterseniz onu merdanenizle açıyorsunuz. İçine de rulo halinde diğer renk hamurunuzu koyuyorsunuz, ve dış hamuru içteki hamura sarıyorsunuz. Hamurların yapışması için elinizle hamuru mıncıklamalısınız. En son olarak bıçak yerine ip kullanarak hamuru kesiyoruz. İp sayesinde kesilirken şekil değiştirmiyor hamur. Eğer bıçak kullanırsanız ovalleşebilir..
İpi hamurun altından geçirin, iki ucunu ters tarafa doğru çekin ve kesin hamurunuzu. Kolay kolay.. ;)


Ayırdığımız hamurdan tek renk olanla devam edebiliriz. Varsa evde kurabiye kalıplarınız bunlarla şekil verebilirsiniz. Eğer yoksa alın bıçağınızı, soda kapağınızı, ya da çay bardağınızı.. Hayal gücünü kullanmaya devam;)


Bazılarını yuvarlak yapıp hindistan cevizine batırdım. Hindistan cevizi yerine ceviz, fındık, antep fıstığı hatta şekere bile batırabilirsiniz. Şekere batırdığınızda kurabiyeniz çıtır çıtır ve parıl parıl oluyor, tavsiye ederim.


Kurabiyeleri pişirirken dikkat etmeniz gerekiyor. Hemen kuruyabilirler, ya da yanabilirler. Hala yumuşakken fırını kapatıp içinde bekletmenizde yarar var. Bir de fırından çıkarıp yiyeceğiniz kadarını alıp (aşağıdaki kadarını yemedim tabii canım;)) diğerini üstüne peçete koyup kapalı bir kapta tutmanız da kurumaması ve sertleşmemesi için önemli.


Yorulduk mu ne? ;)) Birazcık keyif yapmak için bu kurabiyeler bire bir. Yanınıza alın favori kupanızda bir çay (İncim ;)), en sevdiğiniz kitaplardan birini ve kurabiyelerinizi, biraz dinlenin..


Aaa unutmadan.. Paylaşmak güzeldir. Hele ki ellerinizle, keyifli keyifli yaptığınız şeyleri paylaşmak bence çok özel.. Paketimiz el emeği, kurabiyelerimiz el emeği.. En eski dostlar için bire bir ;))




8 Kasım 2012 Perşembe

O, Ayşe

"Yeter Ahmet!”

Resmen dışarıdan izliyordum kendimi. Yine sesimi yükseltiyorum, yine çırpınıyorum, son gücümle gözlerimin dolmasını engelliyorum. Sonuç. Yine karşımda. Duymuyor. Yok yok duyuyor da anlamıyor diyordum. Yine onu korurcasına anlayamaz ki elinde değil diyorum.

"… ne demek bu Ahmet! Nerdesin sen şimdi bu hikâyede? Benim için neyi yaptın? Hiç.. Değil mi? İşte senin de itiraf edemediğin şey bu. İçindeki "hiç".. O yüzden bu kadar rahatsın. O yüzden bu kadar umursamazsın. Senden tek istediğim huzur vermendi! Hem o söz verdiğin dost, hem de sarılmak istediğim sevgili olmandı! Anlamıyorsun değil mi? Çok zor bu senin için.. Gitmiyorsun ya, bari beni bırak!" Sanki ben konuşmuyordum ama konuşmaya çalışırken titreyen sesin ben olduğuna da emindim. Çırpınırken izlediğim de bendim. Dışarıdan kendimi izlerken, sanki o da benim gibi kendinde değildi. Dışarıdaydı. Olmak istediği yerde.. Yanımda değildi.

Nasıl yaptığımı bile hatırlamıyorum, elime montumu, ayakkabılarımı alıp, kapıyı çarptım. Hızla kapanan kapı bir an beni sıçratınca elimden ayakkabımın biri fırlayıvermişti. "Hay ben.. Umurumda değil, yalın ayak bu semti başından sonuna kadar koşarım yeter ki uzaklaşıyım bu evden" diye düşündüm. Sonunda yalpalayarak da olsa ayakkabılarım ayağımda apartman kapısındaydım. Apartmandan çıktığımda bu sefer de bağcıklarımın birine basıp sendeledim. Eğildim. Bir yandan ceketimi fırlatırcasına kucağıma aldım, başladım bağcıklarımı bağlamaya.. Ellerim öyle titriyorlardı ki. Bir iki düğüm atma denemesinden sonra içine soktum bağcıklarımı ayakkabılarımın. Soğumuştu hava. Yazın o kadar soğumasını istediğim hava soğumuştu. Kolumu hemen soktum montuma. Hızlı hızlı uzaklaşmaya başlıyorum sokaktan, o apartmandan, o evden, camdan ve en önemlisi ondan.. Sonra.. Bakışlarını tam üstümde hissediyorum. Yürüyemiyorum. Camı açıp dur dese diyorum.. Düşünmeden cama bakıyorum.. Dalgalanan perdeyi görüyorum. Aniden arkasına çekilen gölge hala orda.. Git diyor bana. "Git, sakın durma.."

Sen demesen de giderdim ki ben der gibi, çocuk gibi uzaklaşıyorum apartmandan. Sonra kendi kendime başlıyorum dertleşmeye.. O demese de gitmeyecek miydim? Bir gün sabah kalktığımda yanında uyandığımda aslında olmak istediğim yerde değilim demeyecek miydim? Onun her hareketinde kusur bulmayacak mıydım? Hem o benim gibi de değildi ki. Hayatı öylesine akıp gidiyordu. Amaçları, hırsları var mıydı? O bunu seçmişti. Hayatın geçmesini. Ben yaşamayı tercih etmiştim. Onu değil, hayatımı! Sahi ne zaman bırakmıştım hayatımı yaşamayı?

Uzun uzun attığım adımlardan sonra sokağı döndüğümde bir an adımlarımın kısaldığını, içimin acıdığını fark ettim. Bir anda dünyadan tüm oksijeni çekmişlerdi. Nefes alamıyordum. “Yanlış yaptım! Çok üstüne gittim! Kendi hayallerim yüzünden bu duruma geldi her şey!” Nefes almaya çalışırken hızlı hızlı yürüdüğüm yola dönmüştüm..

O anları bilir misiniz? Dünyanın sustuğu, sadece nefesinizin sesini duyduğunuz o anları.. Zamanın olmadığı. Sizi silkelemeden belki de ömür boyu öylece kalabileceğiniz o anı bilir misiniz? Ordaydım işte. Taa ki o korna çalınıp, “abla bi çekil yolun ortasından” diyen adamın sesi beni uyandırana kadar. Bir an duyduğum o sesten irkilip kenara çekildim. Ya o adam “çekilsene yolumdan” demeseydi? Belki de hızla yürüdüğüm o yolu koşarak geçer kapısını yumruklar, kal bile demediği o evde ona sarılmak için elimden geleni yapardım..  Şimdi düşünüyorum da gerçekten yapardım…

Ellerim ceplerimde hafif hafif yağan yağmurda insanlardan kaçarcasına yürümeme rağmen kollarım yine onlara çarpıyor, yine şemsiyeler saçlarımı sıyırıyordu. Yağmur içimdeki ateşi almaya çalışır gibi yavaş yavaş ıslatıyordu beni… Yetmeyeceğini anlayınca daha da hızlandı, uzun zaman sonra ilk kez yanıyordu içim bu kadar. Sırılsıklam olmuştum. Yağmurdan nereye gittiğimi görememeye başladığımda sığınmak için bir kafenin kapısına ilerledim. Kapının camında kendimi gördüğümü hatırlıyorum. Kafasını saklarcasına gömmüş, saçları dağınık, ayakkabısının dili dışarıda bağcıları çıkmak üzere.. Ben kendimi güçlü hissetmeye o kadar alışmışken gördüğüm görüntü ve halime bak der gibi ellerimin açılması.. Neden ya da nasıl hatırlamıyorum ama gülümsemiştim halime. Al sana atıp tuttuğun güçlü kadın diyip görüntüme doğru ilerleyip elini tutmuştum o halimin.

Kapıyı açıp girdiğimde içerde çok müşteri yoktu. Benim gibi sırılsıklam insanları izlemek için birebirdi cam kenarı boştu. Hemen üstümdekileri çıkarıp, sırtımı kafeye dönüp, yerimi almıştım. Zaten bakışları üstümde olan garsona Çay demiştim sessizce, sonra "hayır çay değil, sütlü nescafe lütfen" demiştim birazcık fazla çıkan sesimle.

Şimdi aynı yerde.. Aynı sandalyede.

Bana burayı tarif ettiğinde adına hiç bakmadan o yağmurlu günde girdiğim kafe olduğunu fark etmemiştim. Kapının önünde dururken aynı yerde olduğuma inanamadım. Hele ki o gün oturduğum masanın beni bekler gibi boş olması..

Üç aydan fazla geçmişti o evden çıkalı… Üç aydan fazla olmuştu Ahmet’i görmeyeli. Arada sırada aklıma geldikçe msj atıp içimden gelenleri rahatlamak için bir bir sıralıyordum. Cevap gelmiyordu tabii ki. Gelmeyince bir sitem daha… “Sonra seni kırmak istemiyorum..” diye  başlayan bir mesaj.. Zaten yeterince kırılmamış mıydık? O günlerde herkesin yapma etme dediği şeyleri yapmaktan hiç pişman olmadım. Onun geri gelmeyeceğine, aslında “o”nun benim zannettiğim insan olmadığını bilmeme rağmen nedense ne zaman aklıma gelse, başkalarına göre kendini küçük düşürme olsa da hiç çekinmeden aldım elime telefonumu, korkmadan bastım tuşlara. Ne bekliyorsun diyen de oluyordu? Ne bekleyecektim ki? Benim bu halimin onu her gün benden daha da uzaklaştırdığının da farkındaydım. Profesyonel ilişki uzmanları tarafından yüzyıllardır uygulanan stratejilere göre ölsen bitsen de özleminden, belli etmemek gerekirmiş. Soranlara “Ahmet mi? Hı? Kim?” diyip, her gece onun resimleriyle uyuyabilirmişsin.

Ben yapamadım. Dayanamadım. Kızgındım sanırım. Gitmeme izin verdiği için. Beni sevmediği için.. Çıkan onca kavgadan sonra sessiz sessiz çığlık atarcasına fısıldamama göz yumduğu için. Ama en önemlisi “O” olmadığı için onu affedemiyordum. Artık öyle bir yerdeydim ki uzaklaşmasından korkum da kalmamıştı. Zaten bana sarıldığı o ilk günlerde bile uzaktı. Sadece birini istemişti yanında. İlk kez elimi tuttuğu gece yüzümü ellerinin arasına alıp, "sen farkında değilsin ama ben seni o kadar çok özlemişim ki" demişti.. Beni özlemişti. Beni? Tabi ki beni özlememişti ve ben o andan sonraki her cümlesinde aslında özlediğinin birini sevmek olduğunun bilincindeydim. Benim de özlediğim oydu belki. Onda bulabileceğime inandığım oydu belki. Ben onu istediğimi söylediğim her an belki de onun siluetini kullanarak kafamda kurduğum adamı istemiş olabilirdim. O beni özlememiş, ben ona msj atmamış olabilirdim.. İkimizin de hıncı aradığımız sevgiyi bulamamaktan çıkmış olabilirdi…

Aylar sonra, son gücümle kendimi attığım kafenin camından dışarı bakarken bunları bu kadar net görebildiğime inanamıyorum. Peki ya aynı camda gördüğüm görüntüme ne demeli.. O perişan darmadağın kızdan eser yok. Saçlarımı kenara atmışım bunları düşünürken. Yine yüzüm tek avucumda. Hatırladığım onca şey biraz hüzünlendirmiş sanki gözlerimi ama yine de o muzur bakışla parlıyorlar. Dudaklarımda yarım bir gülümseme, hem de vişne renginde... Kendi görüntüme gülümserken, onun bana baktığını fark ettim. Birden camdaki görüntüm ayaklandı, kapıdan hızlı hızlı giren adama sarıldı. Elindeki papatyaların bazıları ben sarılınca saçlarıma takıldı. Yüzünü yüzüme yaklaştırıp, saçımı temizlemeye çalışırken onu izlemek… “Jest olsun diye çiçekleri baştan aşağı dökenleri duymuştum ama saçın içine içine sokmak... Çok romantik..” diyip dil çıkardım. Önce gözlerini kısıp kötü kötü bakıp, sonra muzur muzur gülümseyip, “aslında saksı çiçeği almayı düşünmüştüm” demişti yüzümün hemen yanında gülümseyen adam…

Bu sefer farklı olabilirdi.

Ya da onu öldürebilirdim.

;)




3 Kasım 2012 Cumartesi

İstanbul, sen ne güzel şehirsin..

Birazcık eski yazıları okuduysanız şu son zamanlarda dikiş ipliğiyle adam boğucak psikolojiye geldiğimi, daha doğrusu bir kaç olayın itinayla getirttiğini biliyorsunuzdur. Bu tip durumlarda "ay otur sorunlarımızı çözelim" işe yaramıyorsa en iyi çözüm gidilebilen en uzak yere topuklarınızı poponuza vuraa vura kaçmanızdır. Ben de öyle yaptım. Çok uzun değil sadece bir haftalığına öncelikle İstanbul sonra her bayram olduğu gibi Akçakoca, Düzce, Ankara.. Sonra mı? Sonra artık eskiyen İzmir'ime döndüm..



 Hem Akçakoca'dan hem de Düzce'den önceden bahsettiğime göre. Bu sefer elimi tuttuğunuzda sizi aşık olduğum şehre götürmeliyim değil mi? Her şeyden önce play tuşuna basıyoruz.. Sonra nerdeyseniz birazcık uzaklaşıp, benimle İstanbul’a gelin..


Bir şehir düşünün. Üstünde yerleşimin MÖ’den binlerce yıl önceden başladığı, tarihin en büyük imparatorluklarına başkentlik yaptığı, farklı dinlere, kültürlere sahip milyonlarca insanı barındıran, ticaretin, sanatın başkenti olan bir şehir.. Hiç uyumasın şehir ve her köşesinde bir sürpriz barındırsın sizin için. Her lezzeti tadabileceğiniz, her müziği duyabileceğiniz bir şehir olmalı ayrıca.. Bu şehir öyle bir şehir olsun ki yaşamak için 24 saat yetmesin… Sokakta iyiyi de kötüyü de görün yan yana. Gözlerinizi kapattığınızda sadece yaprakların, dalgaların, kuşların sesini değil, siren sesleri, küfürler, bağrışmalar duysanız da sevmekten vazgeçmediğiniz bir şehir düşünün. Gün boyu sizi inanılmaz yorsa da, adımınızı attığınız anda size hoş geldin diyen bir şehir düşünün... Bunların hepsini bir arada düşündüğünüzde şehirden çok ülke gibi değil mi İstanbul? Zaten Napolyon bile "Eğer dünya tek bir şehir olsaydı başkenti İstanbul olurdu” demiş. Daha nasıl tarif edilebilir ki İstanbul?


Bu şehir bir masal... Her yerin eski koktuğu ama bir o kadar da yeni olduğu. Yurtdışından gelen birçok müşterimiz bana İstanbul’un onları şaşırttığından bahsederdi. Bir şehir nasıl bu kadar eski olup bu kadar modern olabiliyormuş, anlamıyorlarmış. Bir yanda saraylar, Camiiler en eski katedraller, bir yanda modern cafeler, tramvaylar, insanlar..

İlk durağımız Beyoğlu, Taksim! Pasajları, lokantaları, Nevizadesi, Asmalısı.. Ama en önemlisi hiç kimseyi kasmayan, kalıba sokmayan herkesi kendi haline bırakan ruhu.. Kimse o tiki tiki yerlerdeki gibi hanım hanımcık olmak, kocaman kahkahaları saklamak ya da aaa yeteerr isyanını içine atmak zorunda değil.




Bu rahatlık herkesi "çiçek çocuk" yapmış.. Bu ruh da her yere yansımış. En çok da her şeyde yaşanmışlıklar barındıran o pasajların içinde.. 




Pasajlarda turistik o kadar şey var ki bir an kendi ülkenizde kendinizi turist gibi hissediyorsunuz. Tabi bu kötü değil, gayet güzel bişi;)



Çıktık sokaklara.. İstanbul için boşuna Masal demedik. Her şey kendine özgü.. Rahat, umursamaz.. Yere Bakan Blues Çalan bu ikinci el dükkanı gibi.. İçeri girdiğimde rastalı saçlı sahibi kendine adaçayı yapıyordu. "İçer misin?" diyip bardağını uzattı, (hıı içerim, olum ben evde aynı bardakla iki kez çay içmiyorum senin Allah bilir nasıl yıkadığın belirsiz bardağından çay mı içerim! Demedim tabii ama bir an hepsi geçti aklımdan:)) "yok afiyet olsun" diyince omuz silkip takıl madem dedi döndü arkasını :)


İçerde notlar, fotoğraf makineleri, dikiş makinesi, gözlükler, ayakkabılar, şapkalar.. Ne ararsanız var..

İşte bir gün bir yerim olacaksa aynen böyle olmalı. Bir de şömine belki. Tamam bir de kocaman koltuklar. Kenar da hiç yerinden kalkmayan ton ton köpeğim de tabii ;)



Dükkanları geçtim, Beyoğlu'nun sokakları bile insanların sanatlarına malzeme olmuş. Herkes bir şey anlatmış kendi dilinde. Şimdi onların anlattıklarını sokaklar geçen herkesle paylaşıyor..





Her tür müzik demiştim ya.. Bu sokaklarda müzik aletlerini bulabileceğiz bir sürü dükkan da var. Hepsi yine kendine özgü, yine özgür ruhlu.. Bunları görünce acaba içeri girip alsam mı bir gitar, kursa gider öğrenirim nolcak, haydi Buket diyip kendi kendime verdiğm gazla fıtı fıtı dükkanın dibine kadar geldiiimm ve şu kadının yüzündeki Aman Allah'ım geliyor vallahi alıcak ifadesinden sonra vazgeçtim.. Bilinçaltı temizliği şart bende. Yoksa gitar çalmakta ne var? ;)



Sokakları, müzikleri, özgürlüğü bir yana İstanbul'un en güzel yanı, sadece size ait olmaması. Birçok milletten insan yaşamış ve hala yaşamakta. Bizim inancımıza ne kadar yer varsa onlarınkine de bir o kadar yer var.. At gözlüğü olmayan bir şehir İstanbul.. Kiliselerde çalışanların sizi karşılayışı ve yabancılar kadar içinde dua eden benim gibi müslümanlar bunun en güzel kanıtı..

(Taksim St Antoine Kilisesi)

Kestanelerin kokusuna dayanamayıp saldıran şahıs kuzenim :) Daha ne yicez ama yeter diye korkulu gözlerle bakınan şahıs ise ben :)


Yeme içme seansları bitmiyor bir de burda.. Gece kokoreç, midye tava, midye dolma ile başlar, waffle’la devam eder, sonra bazılarımız ıslak köfte yer ve diğerlerimiz mide yıkaması ihtiyacıyla bol bol su içer. Arada içilen diğer şeylerden bahsetmiyoruz bile. Şimdi düşündüm de bu gençlik ne biçim yiyor içiyor yahu! ;)



Onca koşuşturmadan sonra biraz rahatlayıp, bağıra bağıra şarkı söylemek için en güzeli Nevizade'ciğim ;) . 



Bu sokak birçok bar ve meyhanesiyle ünlü. Her kafadan insanın eğlenmesi için imkan sunulmuş.



Kız kıza çıkıp canlı müzik dinlemeden gece gezmesi olur mu hiç?  



Ve gecenin özeti...
Omuzlar, eller, kollar ;)) 
En önemlisi dostlar ;) 


Ordan oraya atlaya atlaya devam edelim. Bu arada Yazımız uzun olucak demiş miydim?
Allah'tan başından sonuna anlatmaya kalkmıyorum. Sadece en çok sevdiğim yerlerden bahsedicem, söz ;)
Bir sonraki durağımız Galata Kulesi..


Dünyanın en eski kulelerinden biriymiş Galata Kulesi. Kulenin tepesinden İstanbul'u panaromik olarak görebiliyorsunuz. Tabi kulenin dolaşıma açık yeri iki Japonluk yapıldığı için siz Amerikalı turistle karşı karşıya geldiğinizde yutkunma sesiniz resmen yankılanıyor. Bi de sağdan sola gidin diye yazmışlar ama insan kalabalığından yazı da okunmuyor. Soldan sağa başladığımız turumuzla ne kadar barış canlısı bir halk olduğumuzu sarıla sarıla gösterdik tüm turistlere.. Teşekküre, alkışa gerek yok lütfen, kim olsa aynını yapardı ;)) 



Bu kulenin önceleri zindan, daha sonra tophane olarak kullanıldığı söyleniyor. Ama kuleyle ilgili en önemli olay Hezarfen Ahmet Çelebi’nin Da Vinci’nin yazılarından ve kuşlardan etkilenerek yaptığı kanatlarla, lodoslu bir günde kuleden karşı kıyıdaki Üsküdar’a kadar 6 kilometre uçması. Bu uçuş bırakın Sultan’ın ilgisini, Avrupa'daki bilim adamlarının bile ilgisini çekmiş. Normalde büstünün yapılması gereken adam, Sultan tarafından tehdit olarak görülmüş ve Cezayir’e sürgün edilmiş. Yani Sultan çıkıp arkadaşlar bu adam uçarken kuş misali bişiler bırakır kafamıza mazallah rezil oluruz dese çok daha anlayışla karşılanabilirdi ama adam "fazla bilgili" olduğundan tehdit olarak görülmüş.. Bu olaylar 1630-40 arası yaşanıyor. Yıllar arasındaki 7 farkı bulan el kaldırsın! (Şimdi o eli kolu indirsin artislik yapmasın lütfen.. ;))



Galata Kulesini bu ekiple gezdik. Abim ve pek değerli, pek hanım hanımcık dostumuz Pınar.. :)



Bu arada abim kuleden inerken "oh be üstümüzden bir yük daha kalktı" demesin mi? Tarihi gezimiz esnasında sarf ettiği bu söz nedeniyle hala kınıyorum kendisini ;))



Çok kültürlü, dinli, insanlı bir şehir istanbul. Ama her yerden bakıldığında görünen minareleri islamiyetin varlığını her yerden hissettiriyor. Şu yüzünüzü güldüren varlığını..


Mimar Sinan'ın 7 yılda tamamladığı Süleymaniye Camii'si en görkemli camiilerden biri. Anlatılanlara göre, camiinin yapımı çok uzun sürünce etrafta dedikodular çıkmaya başlamış. (Aslında Türk halkı hiç sevmez dedikoduyu ama ;)) Sultan'da bunun üstüne bir gün ansızın camiiye gitmiş. Dedikodulardaki gibi Mimar Sinanı Camii'nin tam orta yerinde Nargile içerken bulmuş. Sultan köpürmüş, bağırmış çağırmış. Mimar Sinan padişahını sakinleştirip, nargilesinde tütün olmadığını nargilenin fokurdamasıyla camideki akustiği ölçtüğünü anlatmış. Mimar Sinan mihraptaki imamın sesini, bütün camiye nasıl ulaştıracağını nargilenin fokurmadamasıyla hesaplıyormuş meğersem. Bi de bunun için anadoludan 65 tane dev turşu küpünü ağızları dışa dönük şekilde kubbenin eteklerine dizdirmiş. Akustik öyle bir hesaplanmış ki o devasa camiinin her yerine imamın sesi aynı oranda iletilebilmiş.



Dev camii 300 e yakın dev kandillerle aydınlatılıyormuş. Kandillerden çıkan isler camiye zarar vermesin, cemaati rahatsız etmesin diye Mimar Sinan caminin belli başlı yerlerinde is odası yaptırıp, havalandırmaları bu is odalarına bağlamış. Öyle bir sistemle is toplanmış ki bir yandan da dönemin en kaliteli mürekkepleri bu is odalarında damıtılmış. Düşünün Mimar Sinan bunu nerdeyse günümüzden 500 yıl önceki teknoloji ile gerçekleştirmiş!



 Ayrıca söylenenlere göre bu camiinin hangi köşesini, duvarını, kubbesini ölçerseniz ölçün, sonuç sayısal olarak Allah kelimesi ve kelimenin katları çıkıyormuş.



Mimar Sinan 92 cami, 52 mescit, 55 medrese, 7 darül-kurra, 20 türbe, 17 imaret, 3 darüşşifa (hastane), 6 su yolu, 10 köprü, 20 kervansaray, 36 saray, 8 mahzen ve 48 de hamam yapmış. Boru diil yani :)

Bir diğeri de Sultan Ahmet camiisi..






Bu camii ayrıca sanki avrupanın tam ortasına konulmuş gibi..



Karşısında Ayasofya, etrafında çok modern ve canlı işletmeler.. Bu işletmelerde sallanan Türk bayrakları.. Keyiften dört keşe gezinmek için bire bir..









Bitmiyor bu yazıı bitmiyoorr demeyin... Birazcık da Ortaköyden bahsedicem ;)

Ortaköy turistlerin, özellikle bizim gibi Türk turistlerin uğrak yeri. Biz ordayken Camii'si restorasyondaydı. Daha önceki gelişlerimde çekilmiş bi fotoyu buldum. İşte aslında Ortaköy Camisi böyle gözüküyor. Ortaköy gibi, küçük ama içten. Gel diyor resmen.. 



Ortaköy'de waffle ve kumpir için stantlar açılmış. (Ohoo onlar bayağıdır var demeyin. Ben son zamanlarda sadece nişan, düğün ve fuar aktivitelerine katılıp döndüm. Turist olmak için ancak fırsat bulduk)


Tatlarından kendime işkence çektirmemek için bahsetmiyordum. Ama öylesi yok İzmir'de yok.. :(


Abim de benden ;)) El göbekte "hıımm gelioo" bakışları da waffleını hazırlayan adam da;)



Alıyorsunuz, yiyorsunuz kenar köşede. Tam da benim istediğim gibi. Kimse hiçbir şey için kasılmıyor. Hayat piknik havasıındaaaaa ;))



İncik boncuksuz Ortaköy mü olur? Olmaz...



Ortaköy Taşçısı.. Atatürk görselleri en güzelleri..


Minicik minicik secret evleri. Al birini koy karşına. Yıllar sonra Aaaa bir bakmışsın o evdesin ;))
Neden olmasın canım. Çekim yasasının sana, bana en önemli katkısı istediğimiz şeylerin farkına varıp ona göre yaşamaya başlamamız. Nerden nereye geldim.. O başka konu. Sonra sonra o..  Devam edelim :)

En sevdiğim :)
Okuyan gençlik :))

Yoruldunuz mu?? Bunun daha Üsküdar da kahvaltısı, Kız Kulesinde akşam yemeği, Gülhane parkı karşısında önce tren fonlu resimleri sonra  yorgunluk çayı var.. Bitmedi Bağdat caddesi, barlar sokağı sohbetleri var.. Eminönü balık ekmeği sonra tüm gece mide ovalaması var.. Daha Allah bilir aklıma gelmeyen neleri var. Anlayacağınız var da var..  Gerçekten İstanbul ne bir yazıyla, ne de öyle bir haftada görülebilecek bir şehir.. Okuyanlar arasında orda yaşayan varsa benim tavsiyem kendinize zaman ayırın ve şehrinizin güzelliklerinde kaybolun.. Çok kalabalık, trafik var, geçim zor demeyin.. Çok şanslısınız. Sadece  farkına varmanız için birazcık turistik tur atmanız lazım.. 

Tabii ki İstanbul turları bitmez. Bakarsınız gidilir gelinmez.. Hayatın ne getireceği belli olmaz.. Çantamdan çıkanlardan sonra bunu düşünmemek elde değil ;)) 



Nice gezmelere! 
Buket


Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...